31 Ekim 2013 Perşembe
31.10.2013 Şafak Pavey TBMM Konuşması
OLMAYAN BACAĞIM SİYASİ MALZEME YAPILDI
Konuşmamı her şeyin yasak olduğu genel kurulda yapıyorum. Ortalama yaşın 50 olduğu ve su içmenin bile yasak olduğu genel kuruldan bahsediyorum. Afganistan, Yemen’de yıllarca türban giymeye zorlanmış, mecliste pantolon giymesi engellenmiş biri olarak bu konuşmayı yapıyorum. Olmayan bacağı erkekler tarafından siyasi malzeme edilmiş bir insan olarak yapıyorum. Artık, AKP’nin oy sahiplerine hakkını geri vermesi gerektiğine inanıyorum.
PARKTA ÖPÜŞEN TÜRBANLI KIZIMIZA SESLENİYORUM
Demokratikleşme paketinde erkek-polis aynı karşılanırken, türban ayrı tutulmuştur. Daha büyük bir ayrımcılık olabilir mi? Kadın özgürlüklerinden asla korkmam. Özgür bir hayatın kontrolü zordur ve kolay yıkılır. Bugün çiçekli baştörtüsüyle parkta sevgilisiyle öpüşen genç kızımıza, özgürlüğünü Mustafa Kemal’e borçlu olduğunu anımsatmak istiyorum.Sosyal özgürlük alanlarımız geleceğimizden çalınarak birer birer imha ediliyor. 15 yaşında evlendirilen kızlarımızdan bahsediyorum. Her özgülük büyük bir sorumluluktur.
TÜRBANLI VEKİLLERE ZOR GÖREV
Türbanlı vekillere sormak istediğim, insan özgürlükleri konusunda neden dünyanın en gerisindeyiz? Bunu anlatlamalarını istiyorum. Türbanı insan hakları ihlalinden, insan hakları mücüadelesine çevirmek onların elinde. Buraya gelmeden önce türbanlı vekillerin konuşmalarını taradım. Başkalarının özgürlüğü hakkında bugüne kadar hiçbir konuşma yapmadıklarını gördüm.
BAŞI AÇIKLAR KİRLİ Mİ?
Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim demelerine değinmek istiyorum. O zaman başı açıklar kirli mi? İnanç üzerinden bu tartışmaları yaparken, diğerlerinin inanç çığlıklarını nasıl duyacaksınız?
ADALET İLE ÖC ALMA ARASINDAKİ FARKI ÖĞRENİN
Biz Sivas’ta yakılan, Gezi’de vurulan, hayat tarzından dolayı cezalandırılanlarız. Ama nasılsa kronik mağdurlar sizlersiniz? Gerçekten bu ülkeyi korkunç bir akıbete sürüklememeye niyetliyseniz, adalet ile öc arasındaki farkı anlamaya mecbursunuz. Biz çatışmıyoruz, bir var olmaya çalışıyoruz. Tarihe baklarsanız, her zaman bizden bir şeyler almaya çalışanlara karşı var olmaya çalışarak verdiğimiz mücadeleyle ayakta kaldığımızı görebilirsiniz.
Şafak Pavey
22 Ekim 2013 Salı
Ben Geldim.
Türkiye'ye döndüm. 11 gün hemen her şeyden uzak kalmak oldukça iyi geldi.
Uzaklaşınca iyi hissediyor insan. Zaman daha saydamlaşıyor sanki. An'ın sıcağı teninize yapışmaz oluyor. Bu, oldukça güzel.
Özlemekle özlememek arasında kaldığım ne varsa özlememeyi seçtim. Kendimi soyutlamam gerektiğini öylesine hissettim ki damarlarımda, soyutladım.
Hayat aslında o kadar karmaşık bir düzlem değil. Daha az üzülüp daha kaliteli bir yaşam sürmek. Temel amacın bu olduğuna inanıyorum.
Yorulmak. Karşılığında ne olduğuna bağlı olarak sarkaç misali her duyguyu yaşatabilecek bir eylem.
Ben yaratmayı seviyorum. Bu uğurda yorulmaya bayılıyorum. İnsanlara dokunmayı, iyi bir şeyler yapmak için yorulmayı seviyorum. Bu kadar.
Umut. Her şey.
Saat. İnsanın ayarı.
Sevgi. Her ademe eser ölçüde zorunlu mefhum.
Zeka. "Pek zeki olmasa da olur" diyemeyeceğim zamanlara girdiğimi hissettiğim doku. Yol çok uzun. Hiçbir şey ve hiç kimse için durmak ya da beklemek istemiyorum.
Bir de 11 gün boyunca cayır cayır Olafur Arnalds dinledim. Siz de dinleyin.
Uzaklaşınca iyi hissediyor insan. Zaman daha saydamlaşıyor sanki. An'ın sıcağı teninize yapışmaz oluyor. Bu, oldukça güzel.
Özlemekle özlememek arasında kaldığım ne varsa özlememeyi seçtim. Kendimi soyutlamam gerektiğini öylesine hissettim ki damarlarımda, soyutladım.
Hayat aslında o kadar karmaşık bir düzlem değil. Daha az üzülüp daha kaliteli bir yaşam sürmek. Temel amacın bu olduğuna inanıyorum.
Yorulmak. Karşılığında ne olduğuna bağlı olarak sarkaç misali her duyguyu yaşatabilecek bir eylem.
Ben yaratmayı seviyorum. Bu uğurda yorulmaya bayılıyorum. İnsanlara dokunmayı, iyi bir şeyler yapmak için yorulmayı seviyorum. Bu kadar.
Umut. Her şey.
Saat. İnsanın ayarı.
Sevgi. Her ademe eser ölçüde zorunlu mefhum.
Zeka. "Pek zeki olmasa da olur" diyemeyeceğim zamanlara girdiğimi hissettiğim doku. Yol çok uzun. Hiçbir şey ve hiç kimse için durmak ya da beklemek istemiyorum.
Bir de 11 gün boyunca cayır cayır Olafur Arnalds dinledim. Siz de dinleyin.
29 Eylül 2013 Pazar
Sözcük Trio
Hepimizin kelimeleri var. Hepimizin kelimelerinin anlamları var. Hepimizin anlamları var.
Bu kadar varlığın içinde neden böylesine birbirimizden yoksun olduğumuzu anlamak için birazcık bu cümlelerle sevişelim. Şöyle ki;
Hepimizin "ayrı" kelimeleri var. Hepimizin kelimelerinin "ayrı" anlamları var. Hepimizin "ayrı" anlamları var.
Böyle bakınca sanki daha net görünüyor ayrılıklarımız. Kocaman kocaman insan toplulukları içinde bu kadar yalnızlaşmamızın, radikalleşmemizin, başkalaşmamızın bir anlamı olmalı. Tesadüfen bu kadar saçmalamış olamayız.
Birbirimize teslim ettiğimiz sözcüklerimiz nasıl da boş. Gerçeklikle dolduramadığımız sürahilerimiz nasıl da kırılgan. Daha dokunmadan biliyoruz o bardağın asla dolmayacağını. Yazık. Yazık ki ortak gerçekliğimiz yok. Yazık ki cebimizi öznelerle doldurduk. Nesneleri ise sadece görmek istediğimizde görür olduk.
Bize yol gösterecek bir aklımız, bir de kalbimiz vardı. Aklımızı cebimize, kalbimizi de çükümüze koyduk. Cümleten geçmiş olsun. Size, bana, hepimize.
Egemen'in son üretimi. İşte gerçek bir diplomat. Bu twiti yakında siler, o yüzden buraya depoluyorum bakar bakar güleriz.
Rö
— Egemen Bagis (@EgemenBagis) September 29, 2013
23 Temmuz 2013 Salı
Öteki "Y" Kuşağının Sıkıntısı
Murat Menteş, Temmuz'un ilk haftası gibi öteki y kuşağı ile alakalı bir yazı yazdı. Bu yazıda,Merve Sağanak, Nazife Enginar [Marmara Ün. Tıp Böl. -İngilizce] ve Büşra Özen isimli arkadaşlar, gezi gençliğinin övüldüğünü ancak kendilerinden hiç bahsedilmediğini, kendilerinin de y kuşağından olduğunu söylemişler. Kendilerinin başları örtülü ve bu arkadaşlarımızın şikayet ettiği nokta, gezi eylemleri sürecinde direnişçilerin fazla ön plana çıkartılması, çok zeki ve yaratıcı olduklarının yazılıp çizilmesi ve kendilerinin davet edilmemiş olması.
Öncelikle söylemek isterim ki bu 3 arkadaştan hiç biri başlarının örtülü olması konusunda bu süreçte en ufak bir saldırıya uğramamış.
Gezi'de kılınan Cuma namazı kendilerine yetersiz görülmüş. Antikapitalist Müslümanlar'ın katılımı da renkliliği belirtmek için yetersizmiş. Gezi kısmı, kendileriyle diyalog kurma çabası içine girmemiş ve kendileri de bu nedenle olaydan uzak kalmışlar. Aslında gezi direnişindeki "benim şahsen katıla katıla güldüğüm" bir sürü şey de o kadar yaratıcı değilmiş. Bir de kendileri başları örtülü olduğu için dışlanmaktan bıkmışlar.
Kendileri de sanatı seviyorlarmış ancak bir türlü sanat faaliyetlerinin manyetik alanına giremiyorlarmış. Hep dışlanıyorlarmış zaten.
Bir de Taksim Dayanışması sivil haklar mücadelesini murdar etmiş. Olmamış yani o direniş. Üstelik direnişçiler her şeyi elektronik ortamda kayıt altına alarak, kendisine bir hikaye yaratmış ve bu hikayede, bu üç arkadaşa yer olmamış. Hele o meydanda piyano resitali var ya, o kadar itmiş ki yoksulları. Yoksullar Ahmet Kaya dinlermiş.(Keşke bir parka girip çalan müzikleri 15 dakika dinleseymiş.)
"Bugüne dek en az Gezi'deki gençler kadar eyleme katıldım" diyor mesela biri. Neyle ölçtüyse kendisi artık.
Böyle işte anlattıkları. Uzunca bir yazı yazmak isterdim bu konuda ancak kırıcı olmak istemiyorum. Sanırım şunu söylemek yeterli; 2013 senesinden başörtüsü yüzünden dezavantajlı duruma düştüğünüzü söylerseniz, size gülerler. Bu tavır, oyundan uzak kalıp bütün eğlenceyi kaçırıp diğer çocukların mutluluğunu görünce kendi içini ferahlatmaya çalışma tavrıdır. Bir de bu "çok tatlı, mazlum ve demokratik" olduklarını söyleyen arkadaşlarımız başbakan çok sert olduğu için Kazlıçeşme'ye gitmeyen ancak "AK Partiliyim" diyebilmeyi çok isteyen arkadaşlarımızmış. Başörtüsü konusunda AK Parti'nin pratikteki özgürleştirici tavrı da kendilerini AK Parti'ye mecbur bırakıyormuş. Açıklamaları bu yani. Ben tüm bu çıkarımlardan sonra şunu anladım ki bu üç arkadaş, kendi arkadaş çevrelerindeki dışlanmışlık durumunu tüm başörtülülere mal ediyor olabilirler. Bir de konunun başörtüsüyle hiç ilgisi olmayabilir. Yani ortada çok büyük bir yanlış anlaşılma var. O nedenle komikleşmeye gerek yok.
Öncelikle söylemek isterim ki bu 3 arkadaştan hiç biri başlarının örtülü olması konusunda bu süreçte en ufak bir saldırıya uğramamış.
Gezi'de kılınan Cuma namazı kendilerine yetersiz görülmüş. Antikapitalist Müslümanlar'ın katılımı da renkliliği belirtmek için yetersizmiş. Gezi kısmı, kendileriyle diyalog kurma çabası içine girmemiş ve kendileri de bu nedenle olaydan uzak kalmışlar. Aslında gezi direnişindeki "benim şahsen katıla katıla güldüğüm" bir sürü şey de o kadar yaratıcı değilmiş. Bir de kendileri başları örtülü olduğu için dışlanmaktan bıkmışlar.
Kendileri de sanatı seviyorlarmış ancak bir türlü sanat faaliyetlerinin manyetik alanına giremiyorlarmış. Hep dışlanıyorlarmış zaten.
Bir de Taksim Dayanışması sivil haklar mücadelesini murdar etmiş. Olmamış yani o direniş. Üstelik direnişçiler her şeyi elektronik ortamda kayıt altına alarak, kendisine bir hikaye yaratmış ve bu hikayede, bu üç arkadaşa yer olmamış. Hele o meydanda piyano resitali var ya, o kadar itmiş ki yoksulları. Yoksullar Ahmet Kaya dinlermiş.(Keşke bir parka girip çalan müzikleri 15 dakika dinleseymiş.)
"Bugüne dek en az Gezi'deki gençler kadar eyleme katıldım" diyor mesela biri. Neyle ölçtüyse kendisi artık.
Böyle işte anlattıkları. Uzunca bir yazı yazmak isterdim bu konuda ancak kırıcı olmak istemiyorum. Sanırım şunu söylemek yeterli; 2013 senesinden başörtüsü yüzünden dezavantajlı duruma düştüğünüzü söylerseniz, size gülerler. Bu tavır, oyundan uzak kalıp bütün eğlenceyi kaçırıp diğer çocukların mutluluğunu görünce kendi içini ferahlatmaya çalışma tavrıdır. Bir de bu "çok tatlı, mazlum ve demokratik" olduklarını söyleyen arkadaşlarımız başbakan çok sert olduğu için Kazlıçeşme'ye gitmeyen ancak "AK Partiliyim" diyebilmeyi çok isteyen arkadaşlarımızmış. Başörtüsü konusunda AK Parti'nin pratikteki özgürleştirici tavrı da kendilerini AK Parti'ye mecbur bırakıyormuş. Açıklamaları bu yani. Ben tüm bu çıkarımlardan sonra şunu anladım ki bu üç arkadaş, kendi arkadaş çevrelerindeki dışlanmışlık durumunu tüm başörtülülere mal ediyor olabilirler. Bir de konunun başörtüsüyle hiç ilgisi olmayabilir. Yani ortada çok büyük bir yanlış anlaşılma var. O nedenle komikleşmeye gerek yok.
16 Temmuz 2013 Salı
Sokrates'in İstifası
- Senin saatten haberin var mı!
- Yo hayır.
- Güzel. Demek ki hala yeterince vaktimiz var.
- Nasıl yani?
- Şöyle. Şimdi ne kadar vaktimiz kaldı?
- Dedim ya. Bilmiyorum.
- Tamam işte. Farkında olmadığımız, bilmediğimiz her mefhumdan muaf sayılıyoruz ya biz hayatta hani.
- Eee?
- Zamanın farkında olmadığımız durumda da kimse bizi gecikmekle falan suçlayamaz.
- Diyosun?
- Evet.
- Askerde yapsana bu açıklamayı içtimaya gecikince falan. Anlatsınlar sana zaman mefhumunun farkındasız sikimsonikliğini.
- Ya sulandırma şimdi. Abi bana zaman ve mekan boyutunun farklılığını düşün şim..
- Bi dakika! Devam edip beyin yakacaksan gidiyorum.
- Lan anlatıyoruz işte abi, iki muhabbet edilmiyor ya.
- Gideyim mi?
- Yok lan tamam otur sustuk.
- Çay getireyim mi?
- İstemem.
- İç işte bir bardak lan. Trip atma.
- Ne tribi ya, canım istemiyo. Neyse hadi getir. (O gün felsefeyi bıraktı)
- Yo hayır.
- Güzel. Demek ki hala yeterince vaktimiz var.
- Nasıl yani?
- Şöyle. Şimdi ne kadar vaktimiz kaldı?
- Dedim ya. Bilmiyorum.
- Tamam işte. Farkında olmadığımız, bilmediğimiz her mefhumdan muaf sayılıyoruz ya biz hayatta hani.
- Eee?
- Zamanın farkında olmadığımız durumda da kimse bizi gecikmekle falan suçlayamaz.
- Diyosun?
- Evet.
- Askerde yapsana bu açıklamayı içtimaya gecikince falan. Anlatsınlar sana zaman mefhumunun farkındasız sikimsonikliğini.
- Ya sulandırma şimdi. Abi bana zaman ve mekan boyutunun farklılığını düşün şim..
- Bi dakika! Devam edip beyin yakacaksan gidiyorum.
- Lan anlatıyoruz işte abi, iki muhabbet edilmiyor ya.
- Gideyim mi?
- Yok lan tamam otur sustuk.
- Çay getireyim mi?
- İstemem.
- İç işte bir bardak lan. Trip atma.
- Ne tribi ya, canım istemiyo. Neyse hadi getir. (O gün felsefeyi bıraktı)
26 Haziran 2013 Çarşamba
Gezi Vicdan Testiydi, Siyaset Şimdi Başlıyor
31 Mayıs gecesinden beri başka şeyler oluyor. Hiç sokağa çıkmamış insanlar sokaklara çıkıyor, adaletsizliğe başkaldırmamış insanlar faşizme lanet ediyor. Bunların hepsi muhteşem gelişmeler. Vicdanı olan insanlar, sonunda bunun farkına vardılar. Tabii bu arada da paket program bir faşizm gördük, görüyoruz. Adaletin olmadığı, vicdanın olmadığı, ahlakın olmadığı zamanlar yaşıyoruz.
Peki bu zamanları yaşamaya 31 Mayıs gecesi mi başladık? Tabii ki hayır. Adaletsizlik bu ülkede bir devlet geleneğidir. Şimdi aklıma kalan, yaşıtlarımla birlikte şahit olduğumuz örneklerden birkaçını yazayım.
- Sivas Katliamı'nın zaman aşımına uğraması,
- Roboski Katliamı,
- Hrant Dink'in öldürülmesi,
- Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarındaki hukuksuzluklar,
- Cumartesi Anneleri'nin yaşadıkları,
- Reyhanlı Katliamı ve daha niceleri.
Çok uzun bir liste bu. Sizin de aklınıza tonla madde geldi eminim. Hatta biraz uğraşsak sabaha kadar yazarız muhtemelen ancak gerek yok. Durumun vahameti gözler önünde. Peki bu kadar olay olmuşken hukuk neredeydi?
Bugün neredeyse oradaydı. Roboski'de kürtler devlet eliyle bombalandı, ses yok.
Sivas'ta ölenlerin hesabı sorulamadı. Katillerin avukatları iktidar partisinde siyaset yapıyorlar.
Hrant Dink davasında her şey ayan beyan ortadayken "örgüt bulunamadı". Olayın üstü örtüldü.
Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarının suyu çıktı, bütün hukuksuzluklar açıklandı, sonuç yok.
Cumartesi anneleri, evlatlarının kemiklerine hasret öldü. Berfo Ana evladının mezarında bir göz yaşı dökemeden gitti. Berfo Ana'ya üzülenler çoktu ama kaç kişi isyan etti bu evlatların katline?
Reyhanlı'da ne oldu? Neden kapandı konu?
Bakın sadece bu 6 gerçeği ele aldığımızda bile ne kadar acı bir manzara çıkıyor karşımıza. Ne kadar yaşanmayası bir ülke oluveriyor Türkiye. Üzücü. Üzücü olduğu kadar da enteresan. O kadar yaşanan olay varken insanlar hiçbir şey olmamış gibi davrandı. "Ama kürtler de hede hödö, ya Ergenekonda hukuksuzluk var ama sonuçta asker de zamanında hede hödö," diye aptalca ve onursuzca konuşabildiler. Oysa ki adaletsizlik, adaletsizlikti ve bunun açıklaması olamazdı.
Tabii bunun yanında üniversitelerde yaşadığımız saçma sapan adaletsizlikleri de düşünelim. İTÜ'deki asistan eylemi mesela. O kadar bilim insanının emeği çalınıp, bilim üretme hakları adaletsizce ellerinden alınırken "siktir et abi, şimdi hiç uğraşamam gitmekle" diyen bir ton insan vardı. Üstelik bu insanlar AKP'li falan değil, hani geçen gün eylemde yüzüne talcidli su sıkan çocuklar var ya, işte onlardan biri.
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü'nde bitirme projelerini seçme hakkı insanların elinden alınıp, zorunlu sistem getirildiğinde bir forum düzenlendi. "Abi İstinye Park'ta yemek yiyoruz valla gelemem şimdi kusura bakma" diyen, "Bahçede sigara içiyorum ya valla keyfim iyi, siz takılın ben imza atarım" diyen bir ton insan vardı. Bu insanlar da öyle sistem sevdalısı falan değil he, geçen gün işte müdahaleden önce birlikte barikat kurduğun elemanlardan biri.
Bu süreçte sessiz kalan, yukarıda bahsettiğim cevapları vermekte beis görmeyen arkadaşların bir çoğu ile birlikte Gezi Direnişi'nde mis gibi mücedelemizi verdik. Sokağa çıkamayıp ya da çıkmayıp direnişe destek olanların sayısı da azımsanacak gibi değil. Ancak herkese sesleniyorum, adaletsizlik bu ülkeye 30 Mayıs 2013 sabahı saat 05:00'da giriş yapmadı. Hep vardı. Çoğunda birçoğumuz, bazısında da birçoğunuz ortalarda yoktu. Şimdi ne mutlu ki hepimize, hep birlikteyiz. Hep, birlikte olalım. Yalnız unutmayın ki Gezi Parkı Direnişi'nin çok büyük bir kısmı vicdan ve ahlak meselesiydi. Yani polisin o şekilde saldırıları olmasaydı, muhtemelen o AVM'den de yapımına başlanınca haberdar olacaktık. Şimdi hepimiz gerçekleri sokaklarda gördük. Artık devletin yapabileceklerini ve yaptıklarını biliyoruz. İşte aslında şimdi başladı her şey. Bundan sonra erk sahiplerinin hukuksuzluklarına karşı vurmadan, kırmadan ya da zeka ağırlıklı yapılan başkaldırışlara "siktir et abi, uğraşamam şimdi", "istinye park'ta yemek yiyorum, gelemem valla" ya da "ya sanki bişey değişecek oğlum mal mısın?" gibi saçmalıklarla tarafsız kalmazsınız. Çünkü hani "Gezi Parkı Direnişi'nde tarafsız kalanlar da zulmedenden taraftır" diyoruz ya(bizzat ben de diyorum bunu) işte diğer tüm zulümlerde de tarafsız kalan zulmedenden taraftır.
Gezi Parkı, vicdan muhakemesinin siyasi bilinçten daha önde geldiği bir mücadele olduğu için güzel bir eylem oldu. Ancak ne olursa olsun bu bir siyasi duruştur ve siyasi bilinç gerektirir. Şimdi hepimize düşen geçmişe yönelik özeleştirileri vermek, son 1 ay'ı iyi okumak ve geleceği inşa etmek. Okuyarak, tartışarak, değişerek, gelişerek. Unutmadan, dışlamadan, kendini büyük görmeden. Çünkü eğer sen bugün yaptığın şeyi abartırsan, yaptığın işi de anlamsızlaştırmış olursun. Bu direniş her destekçisiyle kolektif bir direniş ve ona değer katan en önemli etmenlerden biri de bu.
Not: Direniş sürecinde hayatını kaybedenler hiç aklımızdan çıkmasın, çünkü artık onların yarına dair umutları bize emanet. Mekanları cennet olsun.
Peki bu zamanları yaşamaya 31 Mayıs gecesi mi başladık? Tabii ki hayır. Adaletsizlik bu ülkede bir devlet geleneğidir. Şimdi aklıma kalan, yaşıtlarımla birlikte şahit olduğumuz örneklerden birkaçını yazayım.
- Sivas Katliamı'nın zaman aşımına uğraması,
- Roboski Katliamı,
- Hrant Dink'in öldürülmesi,
- Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarındaki hukuksuzluklar,
- Cumartesi Anneleri'nin yaşadıkları,
- Reyhanlı Katliamı ve daha niceleri.
Çok uzun bir liste bu. Sizin de aklınıza tonla madde geldi eminim. Hatta biraz uğraşsak sabaha kadar yazarız muhtemelen ancak gerek yok. Durumun vahameti gözler önünde. Peki bu kadar olay olmuşken hukuk neredeydi?
Bugün neredeyse oradaydı. Roboski'de kürtler devlet eliyle bombalandı, ses yok.
Sivas'ta ölenlerin hesabı sorulamadı. Katillerin avukatları iktidar partisinde siyaset yapıyorlar.
Hrant Dink davasında her şey ayan beyan ortadayken "örgüt bulunamadı". Olayın üstü örtüldü.
Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarının suyu çıktı, bütün hukuksuzluklar açıklandı, sonuç yok.
Cumartesi anneleri, evlatlarının kemiklerine hasret öldü. Berfo Ana evladının mezarında bir göz yaşı dökemeden gitti. Berfo Ana'ya üzülenler çoktu ama kaç kişi isyan etti bu evlatların katline?
Reyhanlı'da ne oldu? Neden kapandı konu?
Bakın sadece bu 6 gerçeği ele aldığımızda bile ne kadar acı bir manzara çıkıyor karşımıza. Ne kadar yaşanmayası bir ülke oluveriyor Türkiye. Üzücü. Üzücü olduğu kadar da enteresan. O kadar yaşanan olay varken insanlar hiçbir şey olmamış gibi davrandı. "Ama kürtler de hede hödö, ya Ergenekonda hukuksuzluk var ama sonuçta asker de zamanında hede hödö," diye aptalca ve onursuzca konuşabildiler. Oysa ki adaletsizlik, adaletsizlikti ve bunun açıklaması olamazdı.
Tabii bunun yanında üniversitelerde yaşadığımız saçma sapan adaletsizlikleri de düşünelim. İTÜ'deki asistan eylemi mesela. O kadar bilim insanının emeği çalınıp, bilim üretme hakları adaletsizce ellerinden alınırken "siktir et abi, şimdi hiç uğraşamam gitmekle" diyen bir ton insan vardı. Üstelik bu insanlar AKP'li falan değil, hani geçen gün eylemde yüzüne talcidli su sıkan çocuklar var ya, işte onlardan biri.
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü'nde bitirme projelerini seçme hakkı insanların elinden alınıp, zorunlu sistem getirildiğinde bir forum düzenlendi. "Abi İstinye Park'ta yemek yiyoruz valla gelemem şimdi kusura bakma" diyen, "Bahçede sigara içiyorum ya valla keyfim iyi, siz takılın ben imza atarım" diyen bir ton insan vardı. Bu insanlar da öyle sistem sevdalısı falan değil he, geçen gün işte müdahaleden önce birlikte barikat kurduğun elemanlardan biri.
Bu süreçte sessiz kalan, yukarıda bahsettiğim cevapları vermekte beis görmeyen arkadaşların bir çoğu ile birlikte Gezi Direnişi'nde mis gibi mücedelemizi verdik. Sokağa çıkamayıp ya da çıkmayıp direnişe destek olanların sayısı da azımsanacak gibi değil. Ancak herkese sesleniyorum, adaletsizlik bu ülkeye 30 Mayıs 2013 sabahı saat 05:00'da giriş yapmadı. Hep vardı. Çoğunda birçoğumuz, bazısında da birçoğunuz ortalarda yoktu. Şimdi ne mutlu ki hepimize, hep birlikteyiz. Hep, birlikte olalım. Yalnız unutmayın ki Gezi Parkı Direnişi'nin çok büyük bir kısmı vicdan ve ahlak meselesiydi. Yani polisin o şekilde saldırıları olmasaydı, muhtemelen o AVM'den de yapımına başlanınca haberdar olacaktık. Şimdi hepimiz gerçekleri sokaklarda gördük. Artık devletin yapabileceklerini ve yaptıklarını biliyoruz. İşte aslında şimdi başladı her şey. Bundan sonra erk sahiplerinin hukuksuzluklarına karşı vurmadan, kırmadan ya da zeka ağırlıklı yapılan başkaldırışlara "siktir et abi, uğraşamam şimdi", "istinye park'ta yemek yiyorum, gelemem valla" ya da "ya sanki bişey değişecek oğlum mal mısın?" gibi saçmalıklarla tarafsız kalmazsınız. Çünkü hani "Gezi Parkı Direnişi'nde tarafsız kalanlar da zulmedenden taraftır" diyoruz ya(bizzat ben de diyorum bunu) işte diğer tüm zulümlerde de tarafsız kalan zulmedenden taraftır.
Gezi Parkı, vicdan muhakemesinin siyasi bilinçten daha önde geldiği bir mücadele olduğu için güzel bir eylem oldu. Ancak ne olursa olsun bu bir siyasi duruştur ve siyasi bilinç gerektirir. Şimdi hepimize düşen geçmişe yönelik özeleştirileri vermek, son 1 ay'ı iyi okumak ve geleceği inşa etmek. Okuyarak, tartışarak, değişerek, gelişerek. Unutmadan, dışlamadan, kendini büyük görmeden. Çünkü eğer sen bugün yaptığın şeyi abartırsan, yaptığın işi de anlamsızlaştırmış olursun. Bu direniş her destekçisiyle kolektif bir direniş ve ona değer katan en önemli etmenlerden biri de bu.
Not: Direniş sürecinde hayatını kaybedenler hiç aklımızdan çıkmasın, çünkü artık onların yarına dair umutları bize emanet. Mekanları cennet olsun.
20 Haziran 2013 Perşembe
Gezi'den Sonrası İçin Birkaç Cümle
- Her ne kadar takım elbise giymeyi sevmeyen şeker çocuklar olsak da o iş öyle olmuyor. Bu ayaklanmanın siyasette bir iz düşümü olması gerek.
- Türkiye'de öğretilmiş siyasi gelenekten gelen ve 20. yüzyıl'dan 21. yüzyıla geçememiş siyasi oluşumların bu hareketin çatılığını yapabilme gibi bir yeteneği bulunmamaktadır.
- İsim olarak en çok yaklaşan olsa da içerik ve yöntem olarak "Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi"'nin bu görev. üstlenebilmesi mümkün değil.
- Halk insiyatifi ile bir siyasi oluşum ortaya konsa çok şugar olur.
- Bunun bir siyasi parti olmasındansa sivil bir insiyatif olması daha iyidir diye düşünüyorum.
- Vali ve Emniyet Müdürü istifa etmeden direniş hep yarım kalmış olacaktır.
- Polisi sevmek, arkadaş ortamında dışlanma nedeni artık. Ben dışlıyorum şahsen.
- Başbiş hakkında söylenen her söz biraz eksik. O eksikliği de tamlamalarla kapatıyoruz.
- AKP? Seçim? Düşünce!
- Sunay Akın. Ağlama abi. En başta belli değil miydi adamın ne olduğu? Sabaha kadar üzül şimdi hadi.
- Türkiye'de öğretilmiş siyasi gelenekten gelen ve 20. yüzyıl'dan 21. yüzyıla geçememiş siyasi oluşumların bu hareketin çatılığını yapabilme gibi bir yeteneği bulunmamaktadır.
- İsim olarak en çok yaklaşan olsa da içerik ve yöntem olarak "Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi"'nin bu görev. üstlenebilmesi mümkün değil.
- Halk insiyatifi ile bir siyasi oluşum ortaya konsa çok şugar olur.
- Bunun bir siyasi parti olmasındansa sivil bir insiyatif olması daha iyidir diye düşünüyorum.
- Vali ve Emniyet Müdürü istifa etmeden direniş hep yarım kalmış olacaktır.
- Polisi sevmek, arkadaş ortamında dışlanma nedeni artık. Ben dışlıyorum şahsen.
- Başbiş hakkında söylenen her söz biraz eksik. O eksikliği de tamlamalarla kapatıyoruz.
- AKP? Seçim? Düşünce!
- Sunay Akın. Ağlama abi. En başta belli değil miydi adamın ne olduğu? Sabaha kadar üzül şimdi hadi.
19 Haziran 2013 Çarşamba
Cinayet İtirafı
Ben bir çocuk öldürdüm. 7-8 yaşından beri tanıdığım bir çocuk. Güzel gülümsüyordu. Öğretilen her şeyin bihaberliğinde mutluydu.
Her uyuduğunda rüya gören insanlar vardır. Bu çocuk onlardan değildi. Rüya görmek için uyumaya ihtiyacı yoktu çünkü uyanıkken gördüğü hayaller, uykuda görünen rüyalardan çok daha gerçekti.
Gerçeklik ise bir çocuğun arayışından ibaretti. Çocukluk, kocaman bir ormanda pusulasız dolaşmak gibidir. Hangi çiçeğin daha renkli olduğuna bakarak ilerlersiniz. Oysa ki ışığın aldatıcı naifliği, gerçeğin zerafetinden çok daha çekicidir. Bir çocuğa bunu anlatamazsınız. Ben de anlatamadım..
Büyüyordu çocuk. Ellerinde çiçek kokularıyla karşılıyordu gelen zamanı. Ellerinin kokusu, yaşamın kokusunu bastırdı. Birgün bir binadan içeri girdi, işlerini halletti ve yüzünü yıkadı. Kafasını kaldırdığında yüz yüze geldik. 14 yaşındaydı. Öldürdüm O'nu. Giderken camdan dışarı baktım, yemyeşil bir ağaç dalından papağan bana bakıyordu.
Bir çocuk daha vardı, 14-15 yaşından beri tanıdığım. Umutsuzdu. Umutsuz olduğunun farkındaydı ve kum taneleri arasında altın tozu arayan bir perişanın çaresizliğindeydi. Mecbur, muallak. Kalabalık, çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız haliyle koca bir binada yaşıyordu. Renklere kanmamayı öğrenmişti ama yakında bütün renkleri kaybedeceğinin henüz farkında değildi. İçinde bulunduğu yere inanmayı denedi.
"Tamam" kelimesini unutma, kabul etmeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Hayat da zaten reddetmeye mümkün mertebe izin vermez. Bir kelimenin yerini, bir başkasıyla dolduruverir. Yine öyle oldu. "Tamam"ı alıp yerine "emredersiniz" zehrini koydu. Öyle ağırlaştı ki kanı, yürüyemez oldu. Duruyordu. Yürüdüğünü düşünen birçok insan gibi sadece duruyordu.
Yine öylece durduğu bir gün, yere kan damladı. Bir damla, bir damla, bir damla daha. Yer, kana bulandı. Kanıyla birlikte, "emir" zehrini de atmıştı içinden. İnancını kaybedeli, 45 dakika oluyordu.
Yürümeye başladı o günden sonra. Yürüdükçe dostlar, arkadaşlar, alakasız kimseler ve düşmanlar girdi hayatına. Sonradan anladı ki, bunların bir çoğu aslında aynı kişilerdi. Duruma ve zamana göre insanların sıfatları değişiyordu. Gereksiz yere insanları tanımaya başladı. Bir insanın hayatta başına gelen en acımasız tecrübelerden biri budur. Hayatta tanıdıkça yaklaşacağınız çok az insan vardır. Oysa ki insanlar çok kalabalıktır ve inanın bana tanıdıkça seveceğiniz her ne varsa, bu dünyaya çok seyrek dağılmıştır. Bu talihsizliği gidermenin tek yolu da seyrek bir bilinçtir. Emin değilim ama "yoğunlaştıkça tükenmek" gerçeğinin sebebi de budur diye düşünüyorum. Uykunun tam dinlenme hali olmasının sebebi de, kimseyle tanışma ihtimalinizin olmayışıdır.
Çok az uyuyordu. Öylesine ki, neredeyse kendisini tanımaya başlayacaktı. Zamanın ışığında görülen bir "ben"e inanmayı bırakıp, gerçek bir "ben" olarak var olmaya koyuldu. Yüzler, sesler, bedenler hayalle gerçek arasında bir mısranın kelimeleri oluvermişti artık. Birbirine virgüllerle bağlanmış vagonların üzerinde koşarak sona geldi. Trenin gittiği yer, O'nu terk etmişti. Bir an durup arkasına baktı. İfadesizdi. Öldürdüm O'nu. Düşerken, kolları annesine sarılacakmış gibi açıktı.
Şimdi birini tanıyorum. Tanıştığım zamanlar daha gençti. Kelimelerle susup, sessizliği sözcüklerde arıyor. Gözleri boş. Renkler yok. Hiç gibi, hiç bir zaman var olmamış gibi. Zamana hapsolmuş bir tutsak gibi. Bir sabah o da ölecek, diğerleri gibi.
Ben, ben iyiyim. Yalnız ışığı ne zaman kapatsam o iki çocuğun yüzünü görüyorum. Bir de bedenimde iki ceset taşıdığım için olsa gerek, her adımımda tenimde bir ağırlık hissediyorum. Hafifletmek içinse tenimi, gökyüzünü duymaya çalışıyorum. Bulutların sözcüklerini..
İyi bir insan olmak için çabalıyorum yer yer.. "İyi bir insan olmak için çabalamak". Ne kadar acı değil mi minnetle baktığımız nice insanın bile böyle bir sıkıntısının olması. Sanki normalde hepimiz kötü insanlarmışız gibi.
Belki de öyle. Belki de gerçekten kendimize kondurabildiğimiz ölçüde kötü insanlarız. Kötüye yüklediğimiz anlam uyarınca da çoğalır muammalığımız. Elbette ki kendimizi en iyi kendimiz biliriz ancak neyin ne olduğu konusunda o kadar da iyi değiliz. Her yükü zamanın omuzlarına yüklememek gerekir ama olayları biz yaratsak da, o olayları zamanın emrettiği kavramlarla niteleriz.
Belki de bu yüzden yaşam denilen şey, "iyinin ve kötünün ötesinde" yaşanmalı ve gerçeklik denilen şey doğru yerde aranmalı.
Şimdi size son cinayeti itiraf etmeden önce bir sır vereyim. Bir ölümün failini arıyorsanız insanların ellerine falan değil, gözlerine bakın. Her cinayetin delili, katilin bakışlarındadır.
Şimdi de son itirafıma geçeyim. Bu, benim mesul değil, tanık olduğum çoklu bir cinayet. Söylüyorum; hepiniz en az birer cinayetin failisiniz ve o cinayetin kurbanı, bizzat sizsiniz.
Her uyuduğunda rüya gören insanlar vardır. Bu çocuk onlardan değildi. Rüya görmek için uyumaya ihtiyacı yoktu çünkü uyanıkken gördüğü hayaller, uykuda görünen rüyalardan çok daha gerçekti.
Gerçeklik ise bir çocuğun arayışından ibaretti. Çocukluk, kocaman bir ormanda pusulasız dolaşmak gibidir. Hangi çiçeğin daha renkli olduğuna bakarak ilerlersiniz. Oysa ki ışığın aldatıcı naifliği, gerçeğin zerafetinden çok daha çekicidir. Bir çocuğa bunu anlatamazsınız. Ben de anlatamadım..
Büyüyordu çocuk. Ellerinde çiçek kokularıyla karşılıyordu gelen zamanı. Ellerinin kokusu, yaşamın kokusunu bastırdı. Birgün bir binadan içeri girdi, işlerini halletti ve yüzünü yıkadı. Kafasını kaldırdığında yüz yüze geldik. 14 yaşındaydı. Öldürdüm O'nu. Giderken camdan dışarı baktım, yemyeşil bir ağaç dalından papağan bana bakıyordu.
Bir çocuk daha vardı, 14-15 yaşından beri tanıdığım. Umutsuzdu. Umutsuz olduğunun farkındaydı ve kum taneleri arasında altın tozu arayan bir perişanın çaresizliğindeydi. Mecbur, muallak. Kalabalık, çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız haliyle koca bir binada yaşıyordu. Renklere kanmamayı öğrenmişti ama yakında bütün renkleri kaybedeceğinin henüz farkında değildi. İçinde bulunduğu yere inanmayı denedi.
"Tamam" kelimesini unutma, kabul etmeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Hayat da zaten reddetmeye mümkün mertebe izin vermez. Bir kelimenin yerini, bir başkasıyla dolduruverir. Yine öyle oldu. "Tamam"ı alıp yerine "emredersiniz" zehrini koydu. Öyle ağırlaştı ki kanı, yürüyemez oldu. Duruyordu. Yürüdüğünü düşünen birçok insan gibi sadece duruyordu.
Yine öylece durduğu bir gün, yere kan damladı. Bir damla, bir damla, bir damla daha. Yer, kana bulandı. Kanıyla birlikte, "emir" zehrini de atmıştı içinden. İnancını kaybedeli, 45 dakika oluyordu.
Yürümeye başladı o günden sonra. Yürüdükçe dostlar, arkadaşlar, alakasız kimseler ve düşmanlar girdi hayatına. Sonradan anladı ki, bunların bir çoğu aslında aynı kişilerdi. Duruma ve zamana göre insanların sıfatları değişiyordu. Gereksiz yere insanları tanımaya başladı. Bir insanın hayatta başına gelen en acımasız tecrübelerden biri budur. Hayatta tanıdıkça yaklaşacağınız çok az insan vardır. Oysa ki insanlar çok kalabalıktır ve inanın bana tanıdıkça seveceğiniz her ne varsa, bu dünyaya çok seyrek dağılmıştır. Bu talihsizliği gidermenin tek yolu da seyrek bir bilinçtir. Emin değilim ama "yoğunlaştıkça tükenmek" gerçeğinin sebebi de budur diye düşünüyorum. Uykunun tam dinlenme hali olmasının sebebi de, kimseyle tanışma ihtimalinizin olmayışıdır.
Çok az uyuyordu. Öylesine ki, neredeyse kendisini tanımaya başlayacaktı. Zamanın ışığında görülen bir "ben"e inanmayı bırakıp, gerçek bir "ben" olarak var olmaya koyuldu. Yüzler, sesler, bedenler hayalle gerçek arasında bir mısranın kelimeleri oluvermişti artık. Birbirine virgüllerle bağlanmış vagonların üzerinde koşarak sona geldi. Trenin gittiği yer, O'nu terk etmişti. Bir an durup arkasına baktı. İfadesizdi. Öldürdüm O'nu. Düşerken, kolları annesine sarılacakmış gibi açıktı.
Şimdi birini tanıyorum. Tanıştığım zamanlar daha gençti. Kelimelerle susup, sessizliği sözcüklerde arıyor. Gözleri boş. Renkler yok. Hiç gibi, hiç bir zaman var olmamış gibi. Zamana hapsolmuş bir tutsak gibi. Bir sabah o da ölecek, diğerleri gibi.
Ben, ben iyiyim. Yalnız ışığı ne zaman kapatsam o iki çocuğun yüzünü görüyorum. Bir de bedenimde iki ceset taşıdığım için olsa gerek, her adımımda tenimde bir ağırlık hissediyorum. Hafifletmek içinse tenimi, gökyüzünü duymaya çalışıyorum. Bulutların sözcüklerini..
İyi bir insan olmak için çabalıyorum yer yer.. "İyi bir insan olmak için çabalamak". Ne kadar acı değil mi minnetle baktığımız nice insanın bile böyle bir sıkıntısının olması. Sanki normalde hepimiz kötü insanlarmışız gibi.
Belki de öyle. Belki de gerçekten kendimize kondurabildiğimiz ölçüde kötü insanlarız. Kötüye yüklediğimiz anlam uyarınca da çoğalır muammalığımız. Elbette ki kendimizi en iyi kendimiz biliriz ancak neyin ne olduğu konusunda o kadar da iyi değiliz. Her yükü zamanın omuzlarına yüklememek gerekir ama olayları biz yaratsak da, o olayları zamanın emrettiği kavramlarla niteleriz.
Belki de bu yüzden yaşam denilen şey, "iyinin ve kötünün ötesinde" yaşanmalı ve gerçeklik denilen şey doğru yerde aranmalı.
Şimdi size son cinayeti itiraf etmeden önce bir sır vereyim. Bir ölümün failini arıyorsanız insanların ellerine falan değil, gözlerine bakın. Her cinayetin delili, katilin bakışlarındadır.
Şimdi de son itirafıma geçeyim. Bu, benim mesul değil, tanık olduğum çoklu bir cinayet. Söylüyorum; hepiniz en az birer cinayetin failisiniz ve o cinayetin kurbanı, bizzat sizsiniz.
13 Haziran 2013 Perşembe
Biraz Sevgi?
Ben sevgiyi anlatmayı çok isterdim. Ancak mümkün değil. Büyük bir tılsım sebebiyle olmalı ki sevgi, anlatılamayışıyla meşhur. Bunun elbette binlerce sebebi olabilir, benim inandığım bir tane var mesela.
Sözcükler, çağımızda duyguları tanımlamaktan ziyade hissettiklerimizi bir duyguyla bağdaştırmaya yarıyor. Nitekim artık hissettiklerimizin üzerindeki örtüyü hafifçe aralayıp "bu ne lan?" sorusunu soramayacak kadar meşgul insanlarız. Belki de kendi içimizde böylesine çelişmemizin sebebi budur. Kendi sözcüklerimizle besleyip isim koyduğumuz hislerin aslında koyduğumuz isimlerde olmamasıdır sebebin bir kısmı. Hayatımızı yaşarken aslolana değil, kendi verdiğimiz isimlere göre öngörülerde bulunmamızdır öbür kısmı da.
Peki yalnız muhtemel bir sevgiliye bahşedilmiş bir duygu mudur bu sevgi? Sever insan. Neyi olduğunu önemsemeden. İnsanı, doğayı, sanatı sever. Hangisinin daha sevilesi olduğunu hiç düşünmeden. Hepsi için güzel bir zaman hayal eder, barışın ve umudun evladıdır o insan. Hani bütün renkler kirlenirken, önceliği beyaza verdiklerinden dem vuruyor ya şair. İşte en çok bu sevgi yüzündendir ki, beyaz küser her şeye. Çünkü o, aslında bir taraftan kendini kirleteni de sever. Kirleten tanısa renkleri, belki o da sever.
Sevgisizlik duvarından bir kere sıyrıldı mı sevgi, yanından geçe geçe eritir duvarı. Dedim ya işte, azıcık uğraşsa insan aslında her şeyi sever. Başka bir şairin dediği gibi, anneler işte en çok bu sevgiyle çocukların geleceği örecek ellerini işler. Eli eline değdiğinde, işte en çok bu sevgi yüzünden birbirine bakmaya çekinir henüz durumdan habersiz sevgililer.

Sevgi dediğimiz meret, benim için böyle bir şey işte. Aynı zamanda da bir ön şart. "İyi" olabilmenin ön şartı. İyi bir insan olabilmenin ön şartıdır sevgi. İyi bir insan olmanın, geri kalan tüm "iyi" sıfatlarının ön şartı olabilmesi gibi. Sevgisiz iyilik nerede görülmüş ki? Peki bedelsiz sevgi? İşte o da yok.
Örneğin sırf birini çok sevdiği için normalde hiç yapmayacağı şeyi seve seve yapmayan,
Karşısında titrediği otoriteye bile karşı çıkmayan,
Sırf sevdiğini görebilmek için saçma sapan bahanelere sığınmayan kimse var mı aramızda? Yoktur umarım. Ben hiç yapmayan birini biliyorum mesela. Kendi kibrinde boğulan biri. Siz de tanıyorsunuz. Televizyonda, radyoda, sokakta, meydanda, yanınızda vs. sürekli hayatınızda olan biri. Aklınıza geldi değil mi kim olduğu. Heh işte onu geçip ikinciye gelin. Çünkü mutlaka hayatınızda onun gibi biri daha var. İşte o kişiyi karşınıza alıp sorun: Biraz sevgi ister misin?
Bir de küçük bir hatırlatma: sevin, iyi olun ve barışa bir şans verin.
Sözcükler, çağımızda duyguları tanımlamaktan ziyade hissettiklerimizi bir duyguyla bağdaştırmaya yarıyor. Nitekim artık hissettiklerimizin üzerindeki örtüyü hafifçe aralayıp "bu ne lan?" sorusunu soramayacak kadar meşgul insanlarız. Belki de kendi içimizde böylesine çelişmemizin sebebi budur. Kendi sözcüklerimizle besleyip isim koyduğumuz hislerin aslında koyduğumuz isimlerde olmamasıdır sebebin bir kısmı. Hayatımızı yaşarken aslolana değil, kendi verdiğimiz isimlere göre öngörülerde bulunmamızdır öbür kısmı da.
Peki yalnız muhtemel bir sevgiliye bahşedilmiş bir duygu mudur bu sevgi? Sever insan. Neyi olduğunu önemsemeden. İnsanı, doğayı, sanatı sever. Hangisinin daha sevilesi olduğunu hiç düşünmeden. Hepsi için güzel bir zaman hayal eder, barışın ve umudun evladıdır o insan. Hani bütün renkler kirlenirken, önceliği beyaza verdiklerinden dem vuruyor ya şair. İşte en çok bu sevgi yüzündendir ki, beyaz küser her şeye. Çünkü o, aslında bir taraftan kendini kirleteni de sever. Kirleten tanısa renkleri, belki o da sever.
Sevgisizlik duvarından bir kere sıyrıldı mı sevgi, yanından geçe geçe eritir duvarı. Dedim ya işte, azıcık uğraşsa insan aslında her şeyi sever. Başka bir şairin dediği gibi, anneler işte en çok bu sevgiyle çocukların geleceği örecek ellerini işler. Eli eline değdiğinde, işte en çok bu sevgi yüzünden birbirine bakmaya çekinir henüz durumdan habersiz sevgililer.

Sevgi dediğimiz meret, benim için böyle bir şey işte. Aynı zamanda da bir ön şart. "İyi" olabilmenin ön şartı. İyi bir insan olabilmenin ön şartıdır sevgi. İyi bir insan olmanın, geri kalan tüm "iyi" sıfatlarının ön şartı olabilmesi gibi. Sevgisiz iyilik nerede görülmüş ki? Peki bedelsiz sevgi? İşte o da yok.
Örneğin sırf birini çok sevdiği için normalde hiç yapmayacağı şeyi seve seve yapmayan,
Karşısında titrediği otoriteye bile karşı çıkmayan,
Sırf sevdiğini görebilmek için saçma sapan bahanelere sığınmayan kimse var mı aramızda? Yoktur umarım. Ben hiç yapmayan birini biliyorum mesela. Kendi kibrinde boğulan biri. Siz de tanıyorsunuz. Televizyonda, radyoda, sokakta, meydanda, yanınızda vs. sürekli hayatınızda olan biri. Aklınıza geldi değil mi kim olduğu. Heh işte onu geçip ikinciye gelin. Çünkü mutlaka hayatınızda onun gibi biri daha var. İşte o kişiyi karşınıza alıp sorun: Biraz sevgi ister misin?
Bir de küçük bir hatırlatma: sevin, iyi olun ve barışa bir şans verin.
3 Haziran 2013 Pazartesi
Direnişin Binlerce Öğretisinden Basit Beşleme
Süreç geçtikten sonra genişçe bir yazı yazacağım ancak unutmadan bu sürecin öğrettiği binlerce şeyden 5'ini yazayım dedim.
1. Biber gazından korunma teknikleri.
2. Kimseye "orospu çocuğu" ya da "orospu" diye küfür edilmemesi gerektiği. Orospu diye aşağılanan, küfür malzemesi olan seks işçileri direnişe onurlarıyla destek verdiler.
3. Kimseye ibne diye hakaret etmemek gerekiyor. Eşcinsellerin ne kadar muhteşem mücadele ettiklerini, nasıl dayanışmaya katıldıklarını keşke herkes görebilseydi.
4. "Adam ol" ya da "adam gibi dur" gibi laflar artık hükmünü yitirdi. Kadınlar inanılmazlar. Çok güçlüler, çok kararlılar.
5. Bu millette yaratıcılık ölmüş diyenin kafaya terliği vurmak lazım. Hayatımdaki en güzel karikatür yazılarını resmen Taksim'de, Basmane'de, Alsancak'ta gözlerimle gördüm.
Not: Güzellik yarışması yapmak için kasmayın. Direnişi temsilen bu kadın tüm direnişteki kadınların güzelliğini size anlatmaktadır. Dünyanın en güzel kadını...
1. Biber gazından korunma teknikleri.
2. Kimseye "orospu çocuğu" ya da "orospu" diye küfür edilmemesi gerektiği. Orospu diye aşağılanan, küfür malzemesi olan seks işçileri direnişe onurlarıyla destek verdiler.
3. Kimseye ibne diye hakaret etmemek gerekiyor. Eşcinsellerin ne kadar muhteşem mücadele ettiklerini, nasıl dayanışmaya katıldıklarını keşke herkes görebilseydi.
4. "Adam ol" ya da "adam gibi dur" gibi laflar artık hükmünü yitirdi. Kadınlar inanılmazlar. Çok güçlüler, çok kararlılar.
5. Bu millette yaratıcılık ölmüş diyenin kafaya terliği vurmak lazım. Hayatımdaki en güzel karikatür yazılarını resmen Taksim'de, Basmane'de, Alsancak'ta gözlerimle gördüm.
Not: Güzellik yarışması yapmak için kasmayın. Direnişi temsilen bu kadın tüm direnişteki kadınların güzelliğini size anlatmaktadır. Dünyanın en güzel kadını...
28 Mayıs 2013 Salı
Betonunu Kardığım
Dün gece saat tam 00:33'te Prof. Dr. Beyza Üstün, benim de dahil olduğum bir platforumun mailine bir mail yolladı. Gezi Parkı'nda yıkımın başladığını söyleyip, gidebilecek olanların gitmesini, basından kimselere ulaşabileceklerin de ulaşmaya çalışmasını rica ediyordu. Yani gecenin bir yarısında devlet, ağaçkarı yıkmaya başlamıştı. Aynen saçma sapan bazı yasalarda yaptıkları gibi ağaçları da gecenin köründe kesip halledeceklerdi. Şimdi ilk soruyu soralım;
-Bir devlet, kendisinin seçen halka çaktırmamak için en önemli ve kamuoyunun ilgisinin bulunduğu faaliyetleri gece yarısı yapar mı?
Devam edelim. Sabah uyandığımda da değişik kurum ve kişilerden buna benzer birkaç mail birikmişti. Sosyal medyada da ciddi bir gündem oluşmuş. Bu sabah yine Gezi Parkı'ndan bilgiler gelmeye başladı. Az sayıda insan direnmekteydi ancak yıkım ekipleri tabii ki direnenleri umursamamaya çalışıyorlardı. Az sonra polislerin müdahalese başladı. Şimdi buraya kadar hemen herşey normal (3. sınıf bir ülke için) görünüyor değil mi? Şimdi hazır olun ve şu yazıya bakın;
-Hükümet hemen her şeyi özelleştirirken, inşaat sektörünü bir anlamda neden devletleştirdi? Kendi neo-liberal sisteminde bir gedik oluşturmak işlerine mi geliyordu yoksa?

Şimdi olay biraz ilginç olmaya başladı değil mi? Günün geri kalanında da değişen bir şey pek olmadı. Sivil toplum örgütlerimiz yine tepki kabızlığı yaşayarak, olay yerine gidip direnişe katılmak yerine laf ürettiler. Akşam da toplaşıyorlar hayırlısıyla. Tabii bu arada, çalışmalar durduruldu. Sırrı Süreyya Önder'in de büyük etkisiyle yıkım ekipleri ufaktan bir geri adım attılar. He bu arada, aradan geçen o kadar saatte birtek Gürsel Tekin ile Gülseren Onanç'ı yanında görebildik. Ne diyelim, helal olsun Sırrı'ya.

Ne olacağını biliyor musunuz? Taksim Gezi Parkı AVM olacak. Kimse de bunu engelleyemeyecek. Bunun sebebini de kendimce söyleyeyim; bizim memlekette tepkiler ne yazık ki en fazla 3 gün sürüyor. Sonra da imza kampanyalarına bağlıyoruz olayı. Sonra da öyle sürüp gidiyor.
Peki burada mevzu sadece Gezi Parkı mı? Kesinlikle hayır. Burada olay, hükümetin para için yapabilecekleri. Biraz tarihle süsleyip, azıcık hatıra katıp, bolca boş lafla besledikten sonra neoliberalizmin en uç halini "muhafaza edilecek değer" olarak önümüze koyuyorlar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayata devam. Çünkü bizim halkımız ne yazık ki bunu seviyor. Mesela şu sahneden sonra bile şunu söyleyecek insan tanıyorum : "Devlet yatırım yapıyor, ekmek veriyor, bu şerefsizler de işte ancak devlete kafa tutsun. Helal olsun polise. Bunların ağzına sıçacaksın işte böyle."

Malum, bizim millet vuranı, kıranı, öldüreni pek sever. Belki tam olarak bağlantılı değil ama nedense bana çok tanıdık geldi bir görüntü. Hani şu Erdal Eren'i astıran Kenan Evren'in Taksim konuşması var ya. Oradaki kitle, sloganlar, coşmaları falan. Neyse ya boşverin..
Sonuç olarak elbet birgün bir şeyler değişecek. Nazım'ın dediği gibi;
"Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...."
Birileri gidip, birileri kalacaktır. Ancak zannediyorum ki o güne şahitlik eden nesil biz olmayacağız. Çünkü tarih, hiçbir nesle hakketmedikleri gerçeklik vermez.
He bu arada, yarın 3. Köprü'nün temel atma töreni var. Vatana millete hayırlı olsun.
-Bir devlet, kendisinin seçen halka çaktırmamak için en önemli ve kamuoyunun ilgisinin bulunduğu faaliyetleri gece yarısı yapar mı?
Devam edelim. Sabah uyandığımda da değişik kurum ve kişilerden buna benzer birkaç mail birikmişti. Sosyal medyada da ciddi bir gündem oluşmuş. Bu sabah yine Gezi Parkı'ndan bilgiler gelmeye başladı. Az sayıda insan direnmekteydi ancak yıkım ekipleri tabii ki direnenleri umursamamaya çalışıyorlardı. Az sonra polislerin müdahalese başladı. Şimdi buraya kadar hemen herşey normal (3. sınıf bir ülke için) görünüyor değil mi? Şimdi hazır olun ve şu yazıya bakın;
Ozrl sirket elemanlarina zabita yelegi giydirmisler. Neo liberal sistemin ozeti budur
— sirrisureyyaonder (@sirsureyya) 28 Mayıs 2013
Nasıl, ilginç değil mi? Devlet memuru kılığına girmiş siviller, size devlet kılığına girmiş bir özel şirket hissi uyandırmıyor mu? Böyle saçmalık olur mu peki? Bence olur. Mesela düşünülmesi gereken küçücük bir soru daha sorayım;-Hükümet hemen her şeyi özelleştirirken, inşaat sektörünü bir anlamda neden devletleştirdi? Kendi neo-liberal sisteminde bir gedik oluşturmak işlerine mi geliyordu yoksa?

Şimdi olay biraz ilginç olmaya başladı değil mi? Günün geri kalanında da değişen bir şey pek olmadı. Sivil toplum örgütlerimiz yine tepki kabızlığı yaşayarak, olay yerine gidip direnişe katılmak yerine laf ürettiler. Akşam da toplaşıyorlar hayırlısıyla. Tabii bu arada, çalışmalar durduruldu. Sırrı Süreyya Önder'in de büyük etkisiyle yıkım ekipleri ufaktan bir geri adım attılar. He bu arada, aradan geçen o kadar saatte birtek Gürsel Tekin ile Gülseren Onanç'ı yanında görebildik. Ne diyelim, helal olsun Sırrı'ya.

Ne olacağını biliyor musunuz? Taksim Gezi Parkı AVM olacak. Kimse de bunu engelleyemeyecek. Bunun sebebini de kendimce söyleyeyim; bizim memlekette tepkiler ne yazık ki en fazla 3 gün sürüyor. Sonra da imza kampanyalarına bağlıyoruz olayı. Sonra da öyle sürüp gidiyor.
Peki burada mevzu sadece Gezi Parkı mı? Kesinlikle hayır. Burada olay, hükümetin para için yapabilecekleri. Biraz tarihle süsleyip, azıcık hatıra katıp, bolca boş lafla besledikten sonra neoliberalizmin en uç halini "muhafaza edilecek değer" olarak önümüze koyuyorlar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayata devam. Çünkü bizim halkımız ne yazık ki bunu seviyor. Mesela şu sahneden sonra bile şunu söyleyecek insan tanıyorum : "Devlet yatırım yapıyor, ekmek veriyor, bu şerefsizler de işte ancak devlete kafa tutsun. Helal olsun polise. Bunların ağzına sıçacaksın işte böyle."

Malum, bizim millet vuranı, kıranı, öldüreni pek sever. Belki tam olarak bağlantılı değil ama nedense bana çok tanıdık geldi bir görüntü. Hani şu Erdal Eren'i astıran Kenan Evren'in Taksim konuşması var ya. Oradaki kitle, sloganlar, coşmaları falan. Neyse ya boşverin..
Sonuç olarak elbet birgün bir şeyler değişecek. Nazım'ın dediği gibi;
"Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...."
Birileri gidip, birileri kalacaktır. Ancak zannediyorum ki o güne şahitlik eden nesil biz olmayacağız. Çünkü tarih, hiçbir nesle hakketmedikleri gerçeklik vermez.
He bu arada, yarın 3. Köprü'nün temel atma töreni var. Vatana millete hayırlı olsun.
Rehyanlı'yı Unutmamak
Bu ülkede yaşayan insanlar 5 sene sonra bambaşka koşullarda hayatlarına devam ediyor olacaklar. Kaba, vizyonsuz, gerici, para için eline geçen her şeyi yıkabilen, sınır komşusundaki iç savaşta taraf olup silah temini yapan, insanların yatak odalarında ne yaptığına kadar karışan, kendisinden başka hiç kimseyi umursamayan bir devlet anlayışının sonraki durağının ne olacağı bilinmez. İşte bu nedenle, bu saatten sonra "ay banane şekerim sonuçta pkk bitecek yani bu çok radikal bir adım hükümet için, tebrik ederim" kafasının 5 kuruşluk değeri yok. Hele ki "Başbakan çok karizmatik adam abi, bir de o taraftan bakmak lazım." kafasını topyekkün lanetliyorum.

Reyhanlı'da resmi rakamlara göre 52 insan öldü. RedHack'in yayınladığı belgelere göre herkesin her şeyden haberi vardı. Olayı El-Nusra planladı ve bombalar patladı. El-Nusra'nın 1 numarası, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından terörist ilan edilirken, bizim hükümetimiz sorgusuz sualsiz tüm muhalif grupları kardeşi ilan etti. Suriye'de Esad'ın kimyasal silah kullandığını iddia ederken, muhaliflerin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı aynen şu tavrı takındı;
Ne kadar üzücü değil mi? İşte bizim hayatımızı şekillendiren o yasaları bu tip insanlar yapıyor arkadaşlar. İşte böyle bir zamanda en çok da sanatçıların ve bilim insanlarının seslerini yükseltmelerine ihtiyaç var. Bunu yapmayan bütün sanatçılar ve bilim insanları tarihin önünde sorumludur. Ama umudu tüketmemek lazım çünkü bir de Ceylan Ertem hassasiyetinde olanlar var. İşte ben onları çok seviyorum. İşte kendisinin Reyhanlı için hazırladığı video.

Reyhanlı'da resmi rakamlara göre 52 insan öldü. RedHack'in yayınladığı belgelere göre herkesin her şeyden haberi vardı. Olayı El-Nusra planladı ve bombalar patladı. El-Nusra'nın 1 numarası, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından terörist ilan edilirken, bizim hükümetimiz sorgusuz sualsiz tüm muhalif grupları kardeşi ilan etti. Suriye'de Esad'ın kimyasal silah kullandığını iddia ederken, muhaliflerin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı aynen şu tavrı takındı;
Ne kadar üzücü değil mi? İşte bizim hayatımızı şekillendiren o yasaları bu tip insanlar yapıyor arkadaşlar. İşte böyle bir zamanda en çok da sanatçıların ve bilim insanlarının seslerini yükseltmelerine ihtiyaç var. Bunu yapmayan bütün sanatçılar ve bilim insanları tarihin önünde sorumludur. Ama umudu tüketmemek lazım çünkü bir de Ceylan Ertem hassasiyetinde olanlar var. İşte ben onları çok seviyorum. İşte kendisinin Reyhanlı için hazırladığı video.
notlar 3
Çok uykum var.
Bunu bu akşam buldum;
"Siz güneşi batırmadığınız sürece, burada asla gece olmaz."
Bence güzel laf ama kullanılacak yer lazım. Biz bir tane düşündük mesela. Seneye Mayıs'ta Efes'deyiz.
İyi insanla kötü insan arasında, abartısız söylüyorum yürüyerek 5 dakikalık mesafe var.
Roman yazmak sanat, öykü yazmak sanat ise monolog yazmak da sanattır. Hatta sanatın dibidir. Açık edeyim.
Size bir sır vereyim mi gençler? Herkes hemen hemen aynı.
26 Mayıs 2013 Pazar
notlar - 2
Türkiye'nin bence 2 temel sorunu var. Biri sevgisizlik, diğeri vizyonsuzluk.İnsanların birbirini sevmediği aşikar. Uzun uzadıya toplum teorisi incelemeye gerek yok. Sokakta can çekişen birini görse, dönüp bakmayacak hale geldi insanlar. Bilinen tüm büyük organizasyonlar da (siyasal partiler, spor kulüpleri, medya vs.) bu sevgisizliği ve ayrışmayı çok güzel besliyor. Vizyonsuzluk ise milli sporumuz olmuş durumda. Bireyden devlete vizyon sefaleti ne yazık ki çok fazla rastlanılan bir durum oldu.21. yüzyılda silah, yalnızca bir ölüm makinesidir. Silahla yapılacak her şeye karşı durmak, benim için tek geçerli tavırdır. Sanat ve bilim dışında hiçbir şey dünyaya kalıcı bir güzellik getirmez.
Tesla büyük adam ama isimden kaybediyor olabilir. Ne bileyim biraz daha heybetli olsa iyi olurmuş.
Siyaseti çok da ciddiye almamak lazım.
Siyasileri hiç ciddiye almamak lazım.
Dün akşam tekrar düşündüm, bir insanın hangi millet ya da dinden olduğu hiç ama hiç umrumda değilmiş. Biliyordum da, bu kadar olduğunu bilmiyordum.
Talat Paşa masonmuş, Enver Paşa değilmiş. Hatta Talat Paşa büyül üstad imiş. Bunun da sebebi o dönemde Abdülhamit'in jurnallerinin giremediği tek yerin mason locaları olmasıymış. Murat Bardakçı öyle diyor.
Bob Dylan, adamsın.
"The National" siz de adamsınız.
Lise arkadaşlarımı çok özlüyorum.
25 Mayıs 2013 Cumartesi
Mozart'a Dair
Deha insana zaman zaman olmayacak işler yaptırabilir. Üstelik bu küçük zamanların içine yerleştiği kocaman zamanlar da tamamen belirsiz ve rassal olabilir. 18. yüzyıla çılgınca kıyak geçmiş olan tarih o dönemi Mozart adında da bir canlı yollamış.
4 yaşında şunu yaptı, 7 yaşında şunu yaptı falan diye google bilgisi vermeyeceğim. Nitekim kendisinin nasıl bir dahi olduğunu anlamak için müziklerini dinlemek yeterli. Üstelik dinlerken teknik olarak bir bilgi birikiminizim olmasına gerek de yok. Sanırım O'nun dahiliğinin evrensel ıspatı da bu.
Şimdi oturun bir yazı yazın. Duygularınızı yazın mesela. Sonra o kağıdı bir kenara koyun. Mozart açın. Tekrar yazmaya başlayın aynı duyguları. 2 kağıdı yan yana koyun ve okuyun. Aradakş fark, Mozart'tır.
Farklı kaynaklardan edindiğim bilgilere göre kendisi vakti zamanında çeşitli bölgelerde yapılan aydınlanma toplantılarının da önemli konuklardanmış.Yani kendisi öyle "Amadeus" filminde anlatıldığı kadar konuya uzak olmayabilir. Zaten öyle bir zekadan da beklenen budur.
Bir de eskiden bir kitap geçmişti elime, "Dostum Mozart" diye. Bulursanız muhakkak okuyun derim. Mozart'ın müthiş dehasını çok güzel anlatıyor Nadir Nadi. Aynı zamanda da Mozart'ın biraz seks düşkünü olduğu çıkarımını yaptığımı hatırlıyorum aynı kitaptan.
Hocası Haydn'ı da çokça trollemiş, hocasının etkisini hissetmesi gerekirken, hocasının müziğini etkilemiştir.
Salieri ile yaşamış olduğu şeylerin ise bir kısmının rivayet olduğuna dair yaygın bir görüş var. Kim bilir, belki de doğrudur. Artık değişen bir şey yok.
Sonuç olarak oradan geriye kalan, insanlığın büyük miras ve mucizesi Mozart olmuştur.
Bence biraz kendisiyle yalnız kalın, iyi gelecektir.
4 yaşında şunu yaptı, 7 yaşında şunu yaptı falan diye google bilgisi vermeyeceğim. Nitekim kendisinin nasıl bir dahi olduğunu anlamak için müziklerini dinlemek yeterli. Üstelik dinlerken teknik olarak bir bilgi birikiminizim olmasına gerek de yok. Sanırım O'nun dahiliğinin evrensel ıspatı da bu.
Şimdi oturun bir yazı yazın. Duygularınızı yazın mesela. Sonra o kağıdı bir kenara koyun. Mozart açın. Tekrar yazmaya başlayın aynı duyguları. 2 kağıdı yan yana koyun ve okuyun. Aradakş fark, Mozart'tır.
Farklı kaynaklardan edindiğim bilgilere göre kendisi vakti zamanında çeşitli bölgelerde yapılan aydınlanma toplantılarının da önemli konuklardanmış.Yani kendisi öyle "Amadeus" filminde anlatıldığı kadar konuya uzak olmayabilir. Zaten öyle bir zekadan da beklenen budur.
Bir de eskiden bir kitap geçmişti elime, "Dostum Mozart" diye. Bulursanız muhakkak okuyun derim. Mozart'ın müthiş dehasını çok güzel anlatıyor Nadir Nadi. Aynı zamanda da Mozart'ın biraz seks düşkünü olduğu çıkarımını yaptığımı hatırlıyorum aynı kitaptan.
Hocası Haydn'ı da çokça trollemiş, hocasının etkisini hissetmesi gerekirken, hocasının müziğini etkilemiştir.
Salieri ile yaşamış olduğu şeylerin ise bir kısmının rivayet olduğuna dair yaygın bir görüş var. Kim bilir, belki de doğrudur. Artık değişen bir şey yok.
Sonuç olarak oradan geriye kalan, insanlığın büyük miras ve mucizesi Mozart olmuştur.
Bence biraz kendisiyle yalnız kalın, iyi gelecektir.
23 Mayıs 2013 Perşembe
aksak
"saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır" c. süreya "saat ondan sonra bütün içkiler yasaktır" tekel bayii (sonuç; şiir gibi önerge)
— Burak Aksak (@burakaksak) 23 Mayıs 2013
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Notlar
Bazı insanlar, ya ne kadar iyi yazdıklarının farkında değiller ya da farkındalar ama belli etmiyorlar.
bak bi. http://duruyorum.tumblr.com/
Spor Toto Süper Lig kaldırılsın diye kampanya yapsam, başarılı da olsa, yayıncı kuruluş beni kuytuya kıstırır mı?
Yok eğer kaldırılmayacaksa tüm stadlara şu yazı asılsın : "Şu anda yaptığınız şey futbol oynamak ve futbol bir oyundur."
Sonuna gelmişken olacak iş değil. Belki de olacak iş. Neyse bakalım.
Mehmet Karaca, Mehdi Eker, GDO, Mersin Limanı, Pirinç. Ayyaye koko cambo ayyayeeeee!!!!!!
İstediğiniz ideolojiye inanın, sanat devrimi olmadan hiç bir devrim olmayacak.
Sanat demişken, Orhan Pamuk okumaya başladım tekrar. Anlatım dili çok başarılı bence. Çok fazla başarılı hatta. Adamın hakkını yememek lazım.
He bana deselerdi ki "sizden birine nobel vermek istiyoruz kim olsun?" Ben Yaşar Kemal derdim ama ne yazık ki bana sormuyorlar.
"Binbir Çiçekli Bahçe" çok okunası bir kitap. Ama bu kitaba da siyaset filtreli gözlüklerle bakmayın olur mu?
http://www.idefix.com/kitap/binbir-cicekli-bahce-yasar-kemal/tanim.asp?sid=XGSAHJZSP812F1URAD73
Bugün de Ozan "Halimden Konan Anlar" diye bir grup gösterdi, dinlemesi gayet keyifli. Bundan önce de 123'ü söylemişti. O da çok başarılıydı. Scout ekibi gibi adam.
Hadi ben kaçtım.
bak bi. http://duruyorum.tumblr.com/
Spor Toto Süper Lig kaldırılsın diye kampanya yapsam, başarılı da olsa, yayıncı kuruluş beni kuytuya kıstırır mı?
Yok eğer kaldırılmayacaksa tüm stadlara şu yazı asılsın : "Şu anda yaptığınız şey futbol oynamak ve futbol bir oyundur."
Sonuna gelmişken olacak iş değil. Belki de olacak iş. Neyse bakalım.
Mehmet Karaca, Mehdi Eker, GDO, Mersin Limanı, Pirinç. Ayyaye koko cambo ayyayeeeee!!!!!!
İstediğiniz ideolojiye inanın, sanat devrimi olmadan hiç bir devrim olmayacak.
Sanat demişken, Orhan Pamuk okumaya başladım tekrar. Anlatım dili çok başarılı bence. Çok fazla başarılı hatta. Adamın hakkını yememek lazım.
He bana deselerdi ki "sizden birine nobel vermek istiyoruz kim olsun?" Ben Yaşar Kemal derdim ama ne yazık ki bana sormuyorlar.
"Binbir Çiçekli Bahçe" çok okunası bir kitap. Ama bu kitaba da siyaset filtreli gözlüklerle bakmayın olur mu?
http://www.idefix.com/kitap/binbir-cicekli-bahce-yasar-kemal/tanim.asp?sid=XGSAHJZSP812F1URAD73
Bugün de Ozan "Halimden Konan Anlar" diye bir grup gösterdi, dinlemesi gayet keyifli. Bundan önce de 123'ü söylemişti. O da çok başarılıydı. Scout ekibi gibi adam.
Hadi ben kaçtım.
19 Mayıs 2013 Pazar
Behzat Ç. Bitti
Ben pek dizi bilmem. Merak da etmem. Zamanında "Yeditepe İstanbul" vardı, "İkinci Bahar" vardı, onları izlerdim. Sonra işte yeni yeni diziler peydah oldu. Ben tam o sıra lisede yatılı okuduğum için pek bir dizi kültürüm olmadı. Sonrasında da yeltenmedim. Ta ki Behzat Ç.'ye kadar.
Emrah Serbes'in yarattığı bir adam ve bir hikaye vardı ortada. Aslına bakılırsa polisiyeden daha fazlası, ama polisiyenin de dibiydi Behzat. Ara sıra öyle karakterler girip çıktı ki diziye, bazıları hala onlarla hatırlar bu diziyi. Ercan Mehmet Erdem denen adam öyle bir senaryo haline getirdi ki Emrah'ın romanını aşık etti bizi.
Bir yandan günceli takip ederken bir yandan da hikayenin dışına çıkmamaya çalıştı. Öyle şeyler söyletti ki bazen Behzat'a, yok artık dedik.
Hayalet, Akbaba, Harun, Eda, Ercü, Memduh Başgan, Savcı Esra, Şule, Barbaros öyle güzeldiler ki gittiklerinde resmen bizden de bir şeyler aldılar.
Ama bir adam var ki, bu ülkede oyunculuğa sınıf atlattı. Erdal Beşikçioğlu. Sağ olsun, var olsun.
İşte bu da 96 bölümün özeti. Belki siz de seversiniz.
Emrah Serbes'in yarattığı bir adam ve bir hikaye vardı ortada. Aslına bakılırsa polisiyeden daha fazlası, ama polisiyenin de dibiydi Behzat. Ara sıra öyle karakterler girip çıktı ki diziye, bazıları hala onlarla hatırlar bu diziyi. Ercan Mehmet Erdem denen adam öyle bir senaryo haline getirdi ki Emrah'ın romanını aşık etti bizi.
Bir yandan günceli takip ederken bir yandan da hikayenin dışına çıkmamaya çalıştı. Öyle şeyler söyletti ki bazen Behzat'a, yok artık dedik.
Hayalet, Akbaba, Harun, Eda, Ercü, Memduh Başgan, Savcı Esra, Şule, Barbaros öyle güzeldiler ki gittiklerinde resmen bizden de bir şeyler aldılar.
Ama bir adam var ki, bu ülkede oyunculuğa sınıf atlattı. Erdal Beşikçioğlu. Sağ olsun, var olsun.
18 Mayıs 2013 Cumartesi
hoşgeldin nurhayat
Bildiğiniz üzere burada olabildiğince hayata, insana, sanata dair yazılar olsun istiyorum. Bu süreçte anladım ki her işi bilenine bırakmak lazım. Tabii bunu anlamış olmam yapmamı gerektirmiyor. Ben bırakmadım ancak bu işi benden çok daha iyi yapabilecek birini bu blogda yazmaya ikna edebildim. Kendisi her zamanki nezaketiyle beni kırmayıp canı sıkıldıkça buraya bir şeyler yazmayı kabul etti. Ben de merakla bekliyorum. Hoşgeldin Nurhayat Yıldırım.
14 Mayıs 2013 Salı
Sabah Şarkıları, Başka Bir Günaydın Deyiş.
Ceylan Ertem'e birazcık kıyak geçildi gibi oldu ama idare edin. Ya da etmeyin. Up to you.
Salazar Haklı Beyler! - Futbol Hayatın Neresinde?
Burak Yıldırım. Kalbinden bıçaklanarak öldürüldü. Üzerinde fenerbahçe forması, katilin üzerinde de galatasaray forması vardı. O günden beri bütün haberlerde ismini duyuyoruz rahmetlinin. Spor programlarında, gazetelerin spor köşelerinde Burak Yıldırım üzerinden barış, hoşgörü, dostluk güzellemeleri yapıp şiddeti lanetliyorlar.
Bir spor, iki takım. Bu takımlar ekonomik anlamda inanılmaz güçlüler. İkisinin de tarihi 100 yıldan eski ve hitap ettikleri çok geniş kitleler var.
Peki ne işe yarıyorlar?
Eğlendiriyorlar. Bu takımların dünyadaki tek olayı bu. Daha fazla anlam yüklemeye hiç gerek yok. Onlar sadece eğlendirmek için varlar. Bunun yanında da çok iyi birer araçlar. Ne için mi? Radikalizmi ve taraflaşmayı kanalize etmek için. Kitlelerin örgütlenme, aidiyet, sahiplenme eğilimlerini sonuna kadar karşılayan yapılar yani. Üstelik bir de bu yapılanmalara eğlence dışında her türlü kavram da yüklenince tam bir kaymaklı ekmek kadayıfı çıkıyor ortaya.
Bakın kulüplerimize yüklenen anlamlar;
- Halkın takımı,
- Şeref timsali,
- Cumhuriyet,
- Avrupa Fatihi,
- Aşk,
- Uğrunda ölünecek şey.
Şimdi bir daha okuyun o listeyi. Bir düşünün. Hayatınızdaki kaç insan için kullandınız bu kadar büyük söylemleri? Ne kadar az değil mi, belki de yok hatta. Ama bu kulüpler için sorgusuz sualsiz kullanıyoruz toplumca. Hatta o derece ve öylesine ki bu kendi yüklediğimiz kavramlar uğruna birbirimize karşı kutuplaşmaya başladık. İdeolojilerimiz ve inançlarımız futbol kulüplerimiz oldu. Buradan siyasi bir şey çıkar mı? Bence çıkmaz ama insanlık adına çok fazla şey çıkar. Bilinçaltındaki bir çok şeyi tatmin eden futbol artık evrilmiştir. Önceleri kimseye bir zararı olmayan taraftarlık futbolun vahşice endüstriyelleşmesiyle birlikte bambaşka bir boyuta evrildi bizim geri kalmış ülkemizde. İslam Çupi'ler, Metin Oktay'lar, Baba Hakkı'lar bir daha gelmeyecek arkadaşlar. He bugün gelseler onlar da radikalleşirdi.
Bakın büyük takım oyuncularımıza, büyük takım yöneticilerimize. Birbirinin gözünün içine baka baka annelerine küfür ediyorlar. Milyonlarca taraftarı olan kulüplerin başkanları sanki mahalle takımının başkanıymış gibi, kitle psikolojisini hiç hesaba katmadan bir "borsa spekülatörü" edasında konuşabiliyorlar. Birbirlerine olmayacak laflar söyleyip kitleleri ayrıştırabiliyorlar. Biz de bunlarla vakit harcıyoruz. Hatta vakit, enerji ne varsa hepsini birlikte harcıyoruz. Devam edelim. Bu esnada hayatta çok acayip şeyler oluyor. Onu da boşverelim.
Bir spor, iki takım. Bu takımlar ekonomik anlamda inanılmaz güçlüler. İkisinin de tarihi 100 yıldan eski ve hitap ettikleri çok geniş kitleler var.
Peki ne işe yarıyorlar?
Eğlendiriyorlar. Bu takımların dünyadaki tek olayı bu. Daha fazla anlam yüklemeye hiç gerek yok. Onlar sadece eğlendirmek için varlar. Bunun yanında da çok iyi birer araçlar. Ne için mi? Radikalizmi ve taraflaşmayı kanalize etmek için. Kitlelerin örgütlenme, aidiyet, sahiplenme eğilimlerini sonuna kadar karşılayan yapılar yani. Üstelik bir de bu yapılanmalara eğlence dışında her türlü kavram da yüklenince tam bir kaymaklı ekmek kadayıfı çıkıyor ortaya.Bakın kulüplerimize yüklenen anlamlar;
- Halkın takımı,
- Şeref timsali,
- Cumhuriyet,
- Avrupa Fatihi,
- Aşk,
- Uğrunda ölünecek şey.
Şimdi bir daha okuyun o listeyi. Bir düşünün. Hayatınızdaki kaç insan için kullandınız bu kadar büyük söylemleri? Ne kadar az değil mi, belki de yok hatta. Ama bu kulüpler için sorgusuz sualsiz kullanıyoruz toplumca. Hatta o derece ve öylesine ki bu kendi yüklediğimiz kavramlar uğruna birbirimize karşı kutuplaşmaya başladık. İdeolojilerimiz ve inançlarımız futbol kulüplerimiz oldu. Buradan siyasi bir şey çıkar mı? Bence çıkmaz ama insanlık adına çok fazla şey çıkar. Bilinçaltındaki bir çok şeyi tatmin eden futbol artık evrilmiştir. Önceleri kimseye bir zararı olmayan taraftarlık futbolun vahşice endüstriyelleşmesiyle birlikte bambaşka bir boyuta evrildi bizim geri kalmış ülkemizde. İslam Çupi'ler, Metin Oktay'lar, Baba Hakkı'lar bir daha gelmeyecek arkadaşlar. He bugün gelseler onlar da radikalleşirdi.
Bakın büyük takım oyuncularımıza, büyük takım yöneticilerimize. Birbirinin gözünün içine baka baka annelerine küfür ediyorlar. Milyonlarca taraftarı olan kulüplerin başkanları sanki mahalle takımının başkanıymış gibi, kitle psikolojisini hiç hesaba katmadan bir "borsa spekülatörü" edasında konuşabiliyorlar. Birbirlerine olmayacak laflar söyleyip kitleleri ayrıştırabiliyorlar. Biz de bunlarla vakit harcıyoruz. Hatta vakit, enerji ne varsa hepsini birlikte harcıyoruz. Devam edelim. Bu esnada hayatta çok acayip şeyler oluyor. Onu da boşverelim.
11 Mayıs 2013 Cumartesi
Ölü Doğmuş Çocuklar
Orhav Veli'nin bir tabiri bu. Yeniliğe kapalı olan, çağa ayak uydurmaya çalışmayan insanlar için kullanıyor bunu çok eski bir yazısında.
İyimser davranmış bana kalırsa. Şimdi neleri var neleri. O dönemde en azından çağa ayak uydurmamak gibi bir tavır takınabilmiş kesimden bahsederken kullanmış bu tabiri. Şimdi ise belki hayatı boyunca hiçbir şeye tavır almamış, alamamış o kadar çok dallama var ki sokaklarda. Güç imgesine sırtını dayamış o kadar fazla beşer var ki bu günlerde. Gücün bir gün el değiştirebileceğinden bile haberi olmayan...
Sırf para ve itibar uğruna, gelecek kaygısına düşmemek için karakter kaygısını çöpe atmış o kadar çok canlı var ki..
Bu ülkede böylesine vicdansız, böylesine tepkisiz kalabilmek ne güzel meziyettir. Ne mutlu o lavuklara ki başlarındaki kimse ne söylerse onu söylerler. Düşünmez, tartışmaz, karara varmazlar. Çünkü bunların hepsi, onların yerine yapılır zaten. Onlara da bu geleneği sürdürmek kalır.
Ölümlere, savaşlara, tecavüze, adaletsizliğe, yasaklamalara, haksız gözaltılara, zulümlere, işkencelere ses çıkaramayan insan, nefes alıyor mudur? Olur mu öyle saçma şey? Hele ki bir insan üniversite çağında ses çıkaramazsa bunlara, ne zaman çıkarır? O da bilinmez. Çok yazık. Aydınlığı birlikte inşa etmek varken, sanatla, bilimle bir gelecek yaratmak varken neden böylesine körleştirir insanlar akıllarını?
Vicdanları el veriyorsa söyleyecek söz yok ancak eğer vicdanları sızlayıp ses çıkaramıyorlarsa o zaman bir kere daha yazıklar olsun. Vicdanınızı bastıracak ne var diye sorarlar insana.
İşte böyle insanlardır benim için "ölü doğmuş çocuklar". Yazık onlara çünkü bir gün elbette bu dünyada umudun, sanatın, bilimin ve hürlüğün türküsü söylenecek ancak onlar bu sözleri asla anlamayacaklar.
İyimser davranmış bana kalırsa. Şimdi neleri var neleri. O dönemde en azından çağa ayak uydurmamak gibi bir tavır takınabilmiş kesimden bahsederken kullanmış bu tabiri. Şimdi ise belki hayatı boyunca hiçbir şeye tavır almamış, alamamış o kadar çok dallama var ki sokaklarda. Güç imgesine sırtını dayamış o kadar fazla beşer var ki bu günlerde. Gücün bir gün el değiştirebileceğinden bile haberi olmayan...
Sırf para ve itibar uğruna, gelecek kaygısına düşmemek için karakter kaygısını çöpe atmış o kadar çok canlı var ki..
Bu ülkede böylesine vicdansız, böylesine tepkisiz kalabilmek ne güzel meziyettir. Ne mutlu o lavuklara ki başlarındaki kimse ne söylerse onu söylerler. Düşünmez, tartışmaz, karara varmazlar. Çünkü bunların hepsi, onların yerine yapılır zaten. Onlara da bu geleneği sürdürmek kalır.Ölümlere, savaşlara, tecavüze, adaletsizliğe, yasaklamalara, haksız gözaltılara, zulümlere, işkencelere ses çıkaramayan insan, nefes alıyor mudur? Olur mu öyle saçma şey? Hele ki bir insan üniversite çağında ses çıkaramazsa bunlara, ne zaman çıkarır? O da bilinmez. Çok yazık. Aydınlığı birlikte inşa etmek varken, sanatla, bilimle bir gelecek yaratmak varken neden böylesine körleştirir insanlar akıllarını?
Vicdanları el veriyorsa söyleyecek söz yok ancak eğer vicdanları sızlayıp ses çıkaramıyorlarsa o zaman bir kere daha yazıklar olsun. Vicdanınızı bastıracak ne var diye sorarlar insana.
İşte böyle insanlardır benim için "ölü doğmuş çocuklar". Yazık onlara çünkü bir gün elbette bu dünyada umudun, sanatın, bilimin ve hürlüğün türküsü söylenecek ancak onlar bu sözleri asla anlamayacaklar.
Sanatın Dini İmanı Milleti
E bu Türkçe pop. Gel gel sarışınım gel.
Sezen söylüyordu bunu işte. Bizim memleketin şarkısı.
Dur bi dakika. Dinata Dinata yazıyor bunda.
Eleftheria Arvanitaki'nin bir şarkısı bu. Kendisi Yunan.
Görüntüdeki amca da Ara Dinkjian. Diyarbakır doğumlu.
Ermeni asıllı. Amerika'da yaşıyor.
Lan sakın bu sanat, bizim çizdiğimiz o çizgilere uymuyor olmasın!
Pasaportsuz, vizesiz sınırları geçiyor besbelli bu pezevenk.
Geçen yine öyle durdum bakıyorumş. Şahane bir şiir.
Savaş'ın ne kadar gerizekalıca ve vicdansızca olduğunu anlatıyor özetle.
Bir baktım yazarına Bertold Brecht. Kimdir bu herif?
Alman komünistlerinden. 18'lerin sonlarında doğmuş, ömür boyu da sanatı ve insanlığıyla yaşamış.
Kimseye eyvallahı yok. Hitler'e bile. Yani Almanya'nın yüz aklarından.
Sene 2013, yer Türkiye ve ben barış isteğimi bu adamın sözleriyle dile getiriyorum.
Orhan Veli var sonra. Siz yine bir tek şairliğiyle bilin O'nu.
Ama kendisinin düşüncesi, fikri hala çok laf söylüyor bizim çorak beyinlerimize.
Picasso denen eli boyalı adam ne yaptı "Guernica" ile? Hay bin İspanya!
Daha nice örnek veririm derdim ama demeyeceğim. Bakın diyemiyorum değil, demeyeceğim.
Çünkü sanatın içinden böyle örnek seçilmez. Sanat zaten budur.
Bir kalemle kafi kağıda bakan bu aptal haritalarımız yetmez sanatı sınırlamaya.
Ama bir dakika!
Bunlar demek değildir ki sanatın yereli olmaz.
Hem de bal gibi olur. Olur ki en güzeli de oradan çıkar.
Yaşar Kemal dünyanın en güzel yerel ağzıyla seslenmedi mi tüm dünyaya?
Tolstoy sakalını bir kenara atıp tam da o dönemdeki kendi yerelini yazmadı mı?
Mehmed Uzun, Adalet Ağaoğlu vs. Bu insanlar hangi dilleri hangi biçimde kullandılar?
Oturup düşünmek gerekmez mi?
O yerelleri bölebilir mi peki sınırlar? Kafanızı çevirip ortadoğu haritasına bakın.
Bölebilmiş mi?
Peki devletler, o yereli yerellikten çıkarabilmiş mi tarih boyu?
Şimdi yine bakın aynı haritaya. Biraz düşünün.
Çıkarabilmiş mi dersiniz?
Sezen söylüyordu bunu işte. Bizim memleketin şarkısı.
Dur bi dakika. Dinata Dinata yazıyor bunda.
Eleftheria Arvanitaki'nin bir şarkısı bu. Kendisi Yunan.
Görüntüdeki amca da Ara Dinkjian. Diyarbakır doğumlu.
Ermeni asıllı. Amerika'da yaşıyor.
Lan sakın bu sanat, bizim çizdiğimiz o çizgilere uymuyor olmasın!
Pasaportsuz, vizesiz sınırları geçiyor besbelli bu pezevenk.
Geçen yine öyle durdum bakıyorumş. Şahane bir şiir.
Savaş'ın ne kadar gerizekalıca ve vicdansızca olduğunu anlatıyor özetle.
Bir baktım yazarına Bertold Brecht. Kimdir bu herif?
Alman komünistlerinden. 18'lerin sonlarında doğmuş, ömür boyu da sanatı ve insanlığıyla yaşamış.
Kimseye eyvallahı yok. Hitler'e bile. Yani Almanya'nın yüz aklarından.
Sene 2013, yer Türkiye ve ben barış isteğimi bu adamın sözleriyle dile getiriyorum.
Orhan Veli var sonra. Siz yine bir tek şairliğiyle bilin O'nu.
Ama kendisinin düşüncesi, fikri hala çok laf söylüyor bizim çorak beyinlerimize.
Picasso denen eli boyalı adam ne yaptı "Guernica" ile? Hay bin İspanya!
Daha nice örnek veririm derdim ama demeyeceğim. Bakın diyemiyorum değil, demeyeceğim.
Çünkü sanatın içinden böyle örnek seçilmez. Sanat zaten budur.
Bir kalemle kafi kağıda bakan bu aptal haritalarımız yetmez sanatı sınırlamaya.
Ama bir dakika!
Bunlar demek değildir ki sanatın yereli olmaz.
Hem de bal gibi olur. Olur ki en güzeli de oradan çıkar.
Yaşar Kemal dünyanın en güzel yerel ağzıyla seslenmedi mi tüm dünyaya?
Tolstoy sakalını bir kenara atıp tam da o dönemdeki kendi yerelini yazmadı mı?
Mehmed Uzun, Adalet Ağaoğlu vs. Bu insanlar hangi dilleri hangi biçimde kullandılar?
Oturup düşünmek gerekmez mi?
O yerelleri bölebilir mi peki sınırlar? Kafanızı çevirip ortadoğu haritasına bakın.
Bölebilmiş mi?
Peki devletler, o yereli yerellikten çıkarabilmiş mi tarih boyu?
Şimdi yine bakın aynı haritaya. Biraz düşünün.
Çıkarabilmiş mi dersiniz?
5 Mayıs 2013 Pazar
4 Mayıs 2013 Cumartesi
Enerjisini Doğa İçin Harcayan İnsan - Özgür Gürbüz Söyleşisi
Özgür Gürbüz enerji politikaları ve doğa hakları konularına kafa yoran bir gazeteci. Bilimsel donanımı ve bu donanımı etik bir süzgeçten geçirip doğa haklarından yana almış olduğu tavır kendisini farklı kılıyor. Şimdi sözü kendisine bırakalım.
Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Türkiye’de doğa haklarını savunmak zor ancak bu kadar bilimsel temele dayanarak savunmak ve çözüm önerileri sunmak zor olduğu kadar nadir görülen bir durum. Sizin varlığınız biz doğa hakları savunucuları için mutluluk ve umut verici. Sizin özelleşmiş olduğunuz alan enerji ve bu uğurda 20 yıldan fazla bir süredir mücadele veriyorsunuz. 20 yıllık, gazetecilik, danışmanlık, proje koordinatörlüğü gibi görevlerle birlikte nefes kesen bir yolculuğunuz var. Bu yolculuğu sizden dinleyebilir miyiz?
Ben de öncelikle hakkettiğimi düşünmediğim bu övgüleriniz
için teşekkür ederim. Her şey aslında Çernobil’le başladı. Annemin bize
radyasyonsuz çay içirmek için bakkal bakkal dolaşıp “yabancı çay” aramasını hiç
unutmadım. Görmediğimiz bir şeyden korkuyor, korunmaya çalışıyorduk. Bundan
daha korkunç ne olabilir ki? 1990’ların başında sokakta “Yeşil Gazete”yi
satmaya ve bir yandan da Nükleer Karşıtı Platform için imza toplamaya başladım.
İnsanlar Çernobil’i bizzat yaşadıkları için canı gönülden destekliyorlardı. Bir
taraftan da soruyorlardı, “elektriği nereden üreteceğiz”, “nükleer neden
tehlikeli” gibi. O zaman anladım ki, tüm bu sorulara yanıt verebilmem, konuyu
enine boyuna öğrenmem gerekiyor. Ancak doğru bilgiyle insanların güvenini
kazanabilirdim. Zaten hep gazeteci olmayı, insanlara doğruları anlatmayı
istemiştim. Farkında olmadan enerji ve ekoloji çalışmaya başladım, ilgilendiğim
alanlar birleşti. Bunları ekoloji, enerji ve gazetecilik diye özetleyebilirim.
Nefes ve Arkitekt dergileriyle başlayan yazı işleri, Milliyet, Yeni Yüzyıl, Yön
Radyo, Liberal Bakış, Referans, Sabah, Aktüel ve Habertürk’le devam etti. Arada
bir de İngiltere maceram oldu. Bir süre orada yaşadım ve yüksek lisans yaptım.
Üniversite parasını çıkarmak için bir sürü farklı işte çalıştım, ilk sendika
üyeliğim de oradadır. Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Servisi’nde de bir yıl
görev yaptım. Bu arada çeşitli sivil toplum örgütlerinde de çalıştım. Kısa bir
süre de şirketlere ve sivil toplum örgütlerine enerji konusunda danışmanlık
yaptım. Sizin nefes kesen yolculuk diye tanımladığınız bu maceranın beni çok geliştirdiğini
düşünüyorum.
Bu çatışma
kaçınılmaz çünkü enerji, büyüme denen o yanıltıcı kelimenin ana yakıtı.
Büyümenin ya da gelişmenin tanımını doğru yapmadığımız sürece bu çatışma
bitmeyecek. Kapitalizm içerisinde bu çatışmanın şiddetini azaltacak bazı
araçlar var. Sosyal maliyetleri hesaplamak, karbon vergileri ya da karbon
ticareti uygulamak gibi. Bu araçların tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum ancak
asıl sorunumuz “gerçek ihtiyaçların” belirlenmesi. İhtiyaçlarımızın
tanımını doğru yapmadığımız sürece bahsettiğim araçlar sorunları çözme
konusunda yetersiz kalacaktır. Kapitalizm ise bu tanımı yapmamıza izin
vermiyor. İhtiyaçları manipüle ediyor. Örneğin, evsiz bir insan şato değil,
başını sokacak küçük bir ev ister. Aç insana küçük bir lokma yeter. Büyük ekran
televizyon, büyük evler aslında hep tüketim toplumunun insana sonradan
öğrettikleri sözde ihtiyaçlardır. Çiçek için su ve mineral, insan için
barınacak yer, yiyecek temel ihtiyaçlar arasındadır. Fazla su çiçeği çürütür,
fazla yemek ise insanı hasta eder. Maslow, insanın kendisine saygı duyulmasını
istemesini bir ihtiyaç olarak tanımlamış, tüketim toplumu ise usta bir
manipülasyonla saygıyı, sahip olunan sermaye birikiminin çokluğuyla
ilişkilendirmiştir. Refah ise bugünkü sistemde satın alma gücünüzle ölçülür.
Güvenlik bir bedel karşılığı satın alabileceğiniz hizmet haline getirildi.
Örnekler çoğaltılabilir. O nedenle önce gerçek ihtiyaçları belirlemek,
şirketlerin değil bizlerin istediklerini üretmekle işe başlamalıyız. İşin
felsefesini anlamazsak tartışma “rüzgar mı olsun termik mi”nin ötesine geçemez.
Bu hem bizim ülke hem de dünya için geçerli bir kural. Türkiye ve enerji
özelinde konuşursak da dağıtık, yerinde üretim modellerine geçmek zorundayız.
Büyük merkezi santraller tahakkümü de beraberinde getirir ve bizim gibi demokrasisi
ilerlememiş ülkelerde şiddete yol açar; Gerze’de olduğu gibi. Orta ve küçük
ölçekli enerji üretim biçimlerine yönelmeli, bu birimlerin sahipliğini de büyük
şirketlere değil kooperatiflere, yöre halkının da hissedarı olduğu küçük
şirketlere vermeliyiz. Enerjiyi akıllı kullanmayı öğrenmeli, enerji yoğun ve
ithalata yönelik sektörlerden kaçmalıyız. Bugün gayri safi yurt içi hasılaya
1000 avro eklemek için bizde İrlanda’nın iki katı enerji harcanıyorsa bu işte
bir terslik var demektir. Ulaşım, kentleşme politikaları da hayati önem
taşıyor. Herkes enerji için dışarıya ödediğimiz paradan bahsediyor ama kimse
bunun yalıtımsız evlerde yaktığımız doğalgaz, karayollarında tüketilen petrol
olduğunu söylemiyor.
Birçok
kesimden farklı olarak doğaya zarar veren enerji yaptırımlarına bilimsel
verilerle karşı çıkıyor ve alternatifler üretiyorsunuz. Bu konuda üretip
yazılmış yüzlerce makaleler, yapılan çalışmalar var. Hatta Prof. Dr. İlhan
Talınlı’nın Avrupa Birliği yayın organlarında yayınlanan ve Türkiye’nin
nükleere ihtiyacı olmadığını bilimsel verilerle gösterildiği meşhur bir
çalışması var. Her şey bu kadar netken sizce politika üreticilerindeki bu inat
neden?
Türkiye’de
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin nükleer enerji konusunda aldığı karar tamamen
siyasidir. Nükleer santraller sadece elektrik üretir ve üretilecek bu miktarın
başka kaynaklardan ya da enerji verimliliğine ağırlık verilerek karşılanması
mümkündür. Hükümet de bunu biliyor ama işin içinde milyarlarca dolar olunca
kimse teknik, doğa veya insanlar ne düşünüyor umursamıyor. Demokrasi kültürünüz
ne kadar yüksekse elektrik üretiminde nükleer enerjiyi tercih etme şansınız o
kadar az. Nükleerdeki ısrarı kısaca özetlemem gerekirse, birinci nedenin
nükleer enerjiyi, geleceğin enerji sistemlerini bilmemek, ikinci nedenin ise
lobilerin ve büyük şirketlerin baskısı olduğunu söyleyebilirim. Japon nükleer
şirketlerin Japonya’da nükleer ihale kazanamayacağı ortada. Orada yeni bir
inşaat olmayacak. Ne yapacaklar, bizim gibi enerjide 30 yıl öncesinin
politikalarını izleyen, halkın ne dediğini önemsemeyen ülkelere satacaklar tabi.
Doğaya en
saygılı enerji üretimi, enerjiyi daha akıllı kullanmak, daha az tüketmektir.
Daha sonra ise güneş ve onun türevleri gelir. Burada kritik nokta enerji
ürettiğiniz kaynak kadar onu nasıl ve kim için ürettiğinizdir. Güneş
enerjisiyle giden tank yapıyorsanız enerjiyi boşa harcıyorsunuz demektir. Bu
illa dev rüzgar türbinleri, büyük güneş tarlaları yapmalıyız anlamına da
gelmez. Çamaşırlarınızı güneş panelinden gelen elektrikle değil, balkonda
rüzgar ve güneş enerjisiyle kurutabileceğimizi de unutmamak lazım. Kötü
örneklerin başında kömür ve nükleer santralleri geliyor. İkisinin de etkileri
(küresel ısınma ve nükleer atıklar) karar vericilerinin ömürlerini aşıyor. Öte
yandan, endemik bir bitkinin yaşama alanına, onu yok edecek bir rüzgar türbini
kuruyorsanız bu da kötüler listesinin başında yer alabilir.
1 Mayıs 2013 Çarşamba
2 Mayıs
Tüm doğu toplumları gibi biz de muhafazakar bir toplumuz. Yeniliğe çok açık olmadığımız gibi muhafazakarlığın diğer emarelerini de üzerimizde bolca barındırırız. Mesela anlık-geçici patlamalar ve öğrenilmiş refleksler.
Belli başlı günlerimiz vardır bizim. Bunlardan en bilinenleri milli ve dini bayramlardır. Bu bayram günlerinde kitlesel olarak bambaşka bir psikolojiye bürünür ve her zamankinden daha çok birbirimize benzeriz.
Memlekete giderken kaşındaki piercingi çıkarıp saçları kestiren arkadaşınızı, ateist olmasına rağmen bayram sabahı dedesiyle birlikte bayram namazına giden diğer arkadaşınızı düşünün mesela. Tanıdık geldiğini düşünüyorum zira benim bu durumda bir sürü arkadaşım var. Ancak emin olun bundan pek şikayetçi değiller çünkü bunun biraz da tiyatro olduğunun farkındalar. Çünkü bizim toplumumuz bu tip mevzuları içselleştirmiştir. Yani olayların bütünsel algısının dışına çıkarak sadece en pik noktalarını seçip hayatının ritüeline katmıştır. Onlar artık ibadet değil, birer gelenektir.
Milli bayramlarda da konu farklılaşmaz. 29 Ekim'de cumhuriyet konusunda söylemler, analizler, güzellemeler çığrından çıkarken 30 Ekim'e en ufak yansımasını göremezsiniz. 23 Nisan, 30 Ağustos da pek farklı kutlanmaz. Bizim memlekette bunlar öğrenilmiş reflekstir artık. Bu tip özel günlerde toplum ve devlet ne yapması gerektiğini bilir, 3 aşağı 5 yukarı yapar ve aynı gece hepsini unutur.
Burada en farklılaşmasını beklediğimiz gün 1 Mayıs'tır. İşçi Bayramı olan 1 Mayıs, devrimci kesimler öncülüğünde kutlandığından dolayı emek mücadelesinin bir nişan günü olarak da değerlendirilebilir. Tabii ki normal şartlarda.
Tam bu noktada hemen kısa bir şekilde notumu düşeyim : "bugün polisin yaptığına söylenecek çok laf var ancak emrah serbes zaten söyledi. o ne diyorsan benim hesaba da aynısını yazın."
Ben şahsen 1 Mayıs'ın "sendikaların taksim meydanı'na girip giremeyeceğinin belirlenme günü" olarak bilinçlere yer edinmesinden nefret ediyorum. 1 Mayıs emeğin direnişidir. Emekçinin hak arayışının taçlandığı gündür. Emekçilerin Türkiye'deki en büyük sorunlarından 3'ünü yazalım mesela
- Taşeronlaşma
- Güvensiz ve sağlıksız koşullarda çalışma
- Adaletsiz ücretlendirme
Bugün bunlardan hangisiyle alakalı devlete ve şirketlere uyarıda bulunulabildi? Hangisinin vahameti konuşulabildi toplumda? Hiçbiri. Yine bütün 1 Mayıs Taksim ve Beşiktaş'ta yaşananlar üzerine konuşarak geçirildi. Bunun üzerine bir düşünün bence. Şeytanın avukatlığını yapıyorum ancak bir taraftan da bunları söylemek için çok da bunu yapmaya gerek olmadığını fark ediyorum. Milli ve dini bayramlar gibi, emeğin bayramı da acaba onu kutlayanlar için özünden sapıp bir taksim ritüeli haline mi geldi? Bu soru çok tehlikeli biliyorum ancak bu ülkede birileri kendine bunu sormalı. Bu işin turnusolu da 2 Mayıs günüdür. Eğer 2 Mayıs'ta bugün yaşananlarla ve söylemek istenip de söylenemeyenlerle alakalı en az bugünkü kadar büyük bir ses çıkarsa ve bu devam ettirilirse anlarız ki sendikalar gerçekten emekçiye sahip çıkıyor. Aksi halde yarın yine 5-10 köşe yazarının yazılarıyla olay azıcık daha konuşulacak ve sendikalar grev, sokak toplantısı gibi şeyleri akıllarına getirmeyecekse o zaman ne yazık ki ülkemizdeki sendikal ve birkaç sol yapılanmanın 1 Mayıs'ı artık öğrenilmiş reflekslerle değerlendirdiğini söyleyebiliyor olacağız.
Belli başlı günlerimiz vardır bizim. Bunlardan en bilinenleri milli ve dini bayramlardır. Bu bayram günlerinde kitlesel olarak bambaşka bir psikolojiye bürünür ve her zamankinden daha çok birbirimize benzeriz.
Memlekete giderken kaşındaki piercingi çıkarıp saçları kestiren arkadaşınızı, ateist olmasına rağmen bayram sabahı dedesiyle birlikte bayram namazına giden diğer arkadaşınızı düşünün mesela. Tanıdık geldiğini düşünüyorum zira benim bu durumda bir sürü arkadaşım var. Ancak emin olun bundan pek şikayetçi değiller çünkü bunun biraz da tiyatro olduğunun farkındalar. Çünkü bizim toplumumuz bu tip mevzuları içselleştirmiştir. Yani olayların bütünsel algısının dışına çıkarak sadece en pik noktalarını seçip hayatının ritüeline katmıştır. Onlar artık ibadet değil, birer gelenektir.
Milli bayramlarda da konu farklılaşmaz. 29 Ekim'de cumhuriyet konusunda söylemler, analizler, güzellemeler çığrından çıkarken 30 Ekim'e en ufak yansımasını göremezsiniz. 23 Nisan, 30 Ağustos da pek farklı kutlanmaz. Bizim memlekette bunlar öğrenilmiş reflekstir artık. Bu tip özel günlerde toplum ve devlet ne yapması gerektiğini bilir, 3 aşağı 5 yukarı yapar ve aynı gece hepsini unutur.
Burada en farklılaşmasını beklediğimiz gün 1 Mayıs'tır. İşçi Bayramı olan 1 Mayıs, devrimci kesimler öncülüğünde kutlandığından dolayı emek mücadelesinin bir nişan günü olarak da değerlendirilebilir. Tabii ki normal şartlarda.
Tam bu noktada hemen kısa bir şekilde notumu düşeyim : "bugün polisin yaptığına söylenecek çok laf var ancak emrah serbes zaten söyledi. o ne diyorsan benim hesaba da aynısını yazın."
Ben şahsen 1 Mayıs'ın "sendikaların taksim meydanı'na girip giremeyeceğinin belirlenme günü" olarak bilinçlere yer edinmesinden nefret ediyorum. 1 Mayıs emeğin direnişidir. Emekçinin hak arayışının taçlandığı gündür. Emekçilerin Türkiye'deki en büyük sorunlarından 3'ünü yazalım mesela
- Taşeronlaşma
- Güvensiz ve sağlıksız koşullarda çalışma
- Adaletsiz ücretlendirme
Bugün bunlardan hangisiyle alakalı devlete ve şirketlere uyarıda bulunulabildi? Hangisinin vahameti konuşulabildi toplumda? Hiçbiri. Yine bütün 1 Mayıs Taksim ve Beşiktaş'ta yaşananlar üzerine konuşarak geçirildi. Bunun üzerine bir düşünün bence. Şeytanın avukatlığını yapıyorum ancak bir taraftan da bunları söylemek için çok da bunu yapmaya gerek olmadığını fark ediyorum. Milli ve dini bayramlar gibi, emeğin bayramı da acaba onu kutlayanlar için özünden sapıp bir taksim ritüeli haline mi geldi? Bu soru çok tehlikeli biliyorum ancak bu ülkede birileri kendine bunu sormalı. Bu işin turnusolu da 2 Mayıs günüdür. Eğer 2 Mayıs'ta bugün yaşananlarla ve söylemek istenip de söylenemeyenlerle alakalı en az bugünkü kadar büyük bir ses çıkarsa ve bu devam ettirilirse anlarız ki sendikalar gerçekten emekçiye sahip çıkıyor. Aksi halde yarın yine 5-10 köşe yazarının yazılarıyla olay azıcık daha konuşulacak ve sendikalar grev, sokak toplantısı gibi şeyleri akıllarına getirmeyecekse o zaman ne yazık ki ülkemizdeki sendikal ve birkaç sol yapılanmanın 1 Mayıs'ı artık öğrenilmiş reflekslerle değerlendirdiğini söyleyebiliyor olacağız.
28 Nisan 2013 Pazar
Joplin, Knopfler, Orhan Veli ve Pazar Günü
Janis Joplin. Texas, bizim ülkemizde genelde birbirini çatır çutur vuran insanların yaşadığı yer olarak düşünülse de garip insanları da hayatımıza sokmuş. Janis Joplin bunlardan biri. Kendisi müzisyen. Ben "kosmic blues" parçasıyla tanıştım kendisiyle. Benim kadar zevksiz ve yeniliğe kapalı biri için bile inanılmaz çekiciydi. Hatta diyazem almaktan pek farkı olmadığını söyleyebilirim. Bir süreliğine tansiyonunuzu sıcak suya yatırmanızı sağlıyor. 1941 doğumlu Janis. 62 senesinde de blues ve rock şarkıları söylemeye başlamış. Bir gruba dahil olup yarışmaca derece alınca da hayatındaki katalizörler çok daha hızlı çalışmaya başlamış.
67'de ilk albüm. "Big Brother and The Holding Company". 68'de de "Cheap Thrills" gelmiş zaten. İşte bu "summertime" falan hep oralardan. Los galacticos tadındaki bu albümden sonra almış yürümüş zaten. Sonra da "Kosmic Blues Band" zamanları. Efsanevi parçalar bırakmış geriye. Tabii tüm bunlar olurken bir taraftan da uyuşturucu ve alkol sorunu ortaya çıkmış. 4 Ekim 70'te de kendisi altın vuruşla hayata gözlerini kapamış.
Bazı kesimlere göre tarihin en iyi kadın sesi. Hatta bazılarına göre "uyuşturucunun insan sesini güzelleştirdiğinin ıspatı". Kendisinin 1969 konser kaydı da youtube'da bulunmaktaymış. Bir Pazar öğleni için çok rahatlatıcı olabilir.
Bu arada dün gece Ülker Sports Arena'da bir konser vardı. İskoçyalı müzisyen Mark Knopfler. Kendisi 1949 doğumlu. Müziğe mızıka ile başlamış ve 16 yaşında bir televizyon kanalında mızıka çalmış. Jimi Hendrix ve Chet Atkins gibi müzisyenleri idol alan Mark amca gazetecilik okulunda okuyup üzerine de İngiliz Dili eğitimi almış. Biraz "aklı havada" yani kendisinin. Tam o sıralarda kendisi Steve Phillips isimli blues gitaristiyle tanışıyor. Hayatının kırılma noktası da bu zaten. Londra'ya taşınan Knopfler, "the Cafe Racer"'da çalmış. Bu grup da zaten Dice Straits isimli grubun temelini oluşturmuş. 1987'de en iyi albüm sayılan "the Notting Hillbilles" isimli albümü çıkarıp turneye çıkan abilerin sol albüm çalışması da 1991'de "On Every Street" olmuş.
Mark amca arada film müziği falan da çalışmış tabi. Ama yine de insnalar onu Dice Straits'in dahi gitaristi olarak tanıyor. Ben şahsen sucker row'a bayıldım. Umarım sizin de hoşunuza gider. Bu arada kendisi gençken idolü olan Chet Atkins ile çokça düet yapabilme şansı bulmuş. Sanırım hayalleri bir kenara koymamakta fayda var. Tahminimce Chet Atkins ile yaptığı her düet kendisi için hayalleri gerçekleştirmenin ete kemiğe bürünmesi. Bakın bu da kendisinin gençliğinden, Dire Straits günlerinden bir konser kaydı. En bilinen şarkılarından biri hem de. Bence sizi de eğlendirebilir.
Son olarak da çok alakasız bir anektod vermek isterim. Orhan Veli'nin düz yazılarını okuyorum şu sıralar. 1946'da CHP'nin yaptığı şiir yarışması sonuçlarından bahsediyor. Birinci Cahit Sıtkı Tarancı, ikinci Attila İlhan ve üçüncü Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuş. Orhan Veli mutlu. O dönem tanınan iki ünlü şairin (ki ünlü şairler içinde o dönem bu yarışmaya katılan yalnızca 2 kişi var.) dereceye girmesini çok başarılı bulmuş. Ancak yarışmanın ikincisi yeni bir isim. Kendisi için edebiyat çevrelerinde yapılan 3 yorum var;
- Birinci olması gerekirdi,
- İkinci olacak kadar iyi bir şair değil
- Attila İlhan uydurulmuş bir isim. Öyle biri aslında yok. Allah bilir hangi ünlü şair bu isimle katıldı yarışmaya. Orhan Veli de Attila'nın yazdığı şiiri fena bulmamış.
Hayat garip değil mi? İnsanları öldükleri yaşlarında hatırladığımız için hep, birbirleri arasındaki zaman algısını da kafamızda yaratamıyoruz. Hiç yaşlanmadı ya Orhan Veli, sanki yaşlanmış olan herkesten her daim gençmiş gibi geliyor. O çirkin burnunla çok yaşa Orhan Veli!
İyi Pazarlar!
67'de ilk albüm. "Big Brother and The Holding Company". 68'de de "Cheap Thrills" gelmiş zaten. İşte bu "summertime" falan hep oralardan. Los galacticos tadındaki bu albümden sonra almış yürümüş zaten. Sonra da "Kosmic Blues Band" zamanları. Efsanevi parçalar bırakmış geriye. Tabii tüm bunlar olurken bir taraftan da uyuşturucu ve alkol sorunu ortaya çıkmış. 4 Ekim 70'te de kendisi altın vuruşla hayata gözlerini kapamış.
Bazı kesimlere göre tarihin en iyi kadın sesi. Hatta bazılarına göre "uyuşturucunun insan sesini güzelleştirdiğinin ıspatı". Kendisinin 1969 konser kaydı da youtube'da bulunmaktaymış. Bir Pazar öğleni için çok rahatlatıcı olabilir.
Bu arada dün gece Ülker Sports Arena'da bir konser vardı. İskoçyalı müzisyen Mark Knopfler. Kendisi 1949 doğumlu. Müziğe mızıka ile başlamış ve 16 yaşında bir televizyon kanalında mızıka çalmış. Jimi Hendrix ve Chet Atkins gibi müzisyenleri idol alan Mark amca gazetecilik okulunda okuyup üzerine de İngiliz Dili eğitimi almış. Biraz "aklı havada" yani kendisinin. Tam o sıralarda kendisi Steve Phillips isimli blues gitaristiyle tanışıyor. Hayatının kırılma noktası da bu zaten. Londra'ya taşınan Knopfler, "the Cafe Racer"'da çalmış. Bu grup da zaten Dice Straits isimli grubun temelini oluşturmuş. 1987'de en iyi albüm sayılan "the Notting Hillbilles" isimli albümü çıkarıp turneye çıkan abilerin sol albüm çalışması da 1991'de "On Every Street" olmuş.
Son olarak da çok alakasız bir anektod vermek isterim. Orhan Veli'nin düz yazılarını okuyorum şu sıralar. 1946'da CHP'nin yaptığı şiir yarışması sonuçlarından bahsediyor. Birinci Cahit Sıtkı Tarancı, ikinci Attila İlhan ve üçüncü Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuş. Orhan Veli mutlu. O dönem tanınan iki ünlü şairin (ki ünlü şairler içinde o dönem bu yarışmaya katılan yalnızca 2 kişi var.) dereceye girmesini çok başarılı bulmuş. Ancak yarışmanın ikincisi yeni bir isim. Kendisi için edebiyat çevrelerinde yapılan 3 yorum var;
- Birinci olması gerekirdi,
- İkinci olacak kadar iyi bir şair değil
- Attila İlhan uydurulmuş bir isim. Öyle biri aslında yok. Allah bilir hangi ünlü şair bu isimle katıldı yarışmaya. Orhan Veli de Attila'nın yazdığı şiiri fena bulmamış.
Hayat garip değil mi? İnsanları öldükleri yaşlarında hatırladığımız için hep, birbirleri arasındaki zaman algısını da kafamızda yaratamıyoruz. Hiç yaşlanmadı ya Orhan Veli, sanki yaşlanmış olan herkesten her daim gençmiş gibi geliyor. O çirkin burnunla çok yaşa Orhan Veli!
İyi Pazarlar!
27 Nisan 2013 Cumartesi
Sıradanization
Kendisinden önce, zamanın özüne saygı duymaktan vazgeçti insan. Hem de ne zaman oldu bu lanet olay biliyor musunuz? Kuyruklu yıldızı görüp de dilek tutan ilk lavuk, arkadaşına bunu anlattığında. Arkadaşı da başkasına derken büyüdü tabii muhabbet. Oysa ki o yıldız kaydığında ohooo kim bilir kaç kuşak akraban henüz doğmamıştı. Ama o ilk kişi ne yaptı? Gitti kendisine yonttu bunu. Hiç acımadı. Sonra olanlar oldu zaten.
Doğayı da kendinden hesapladı mesela. Neyin ne olması gerektiğine karar verici tek merci olarak kendisini gördü. Hangi türün hayatta kalıp, hangisinin yok olacağını belirledi. İnsan böbreği daha rahat etsin diye karaciğerini aldırır mı? Aldırmaz. Çünkü bu insanı öldürür, hem de hemen. Doğaya karşı bunu yaptı, yapıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü bunu yaptığında hemen ölmüyor. Kendi türü rahat etsin diye diğer türleri yok ediyor. Ancak unuttuğu bir şey var. Biz aslında aynı zincirin halkalarıyız. Acısı çıkar yani bunların.
He diyeceksiniz ki bu kafanın acısı çıkmadı mı? Hem de nasıl çıktı. Doğa konusunda kendinde bulduğu hakkı başka insanlar konusunda da buldu insan. 1 ve 2. Dünya Savaşları'nda toplam 70 milyona yakın insan öldü. Peki bu savaşın kararını veren insanların sayısının, ölen insanların sayısına oranı nedir? Onu da siz tahmin edin. Düşünsenize, insanlar öldü. Kafaları koptu, mermiler ağızlarından içeri girdi, kolları koptu, göğüsleri süngü darbesiyle açıldı, küçücük bebeklerin gözleri yandı. Rahatsız oldunuz değil mi? Peki hergün leblebi yemekten bahseder gibi savaş gerekliliklerinden falan bahsederken de rahatsız oluyor musunuz? İşte o savaşlarda bunlar oluyor.
Yapmayın. Kendinizi hayatın merkezine koymayın, çünkü orada değilsiniz. Hiç birimiz değiliz, hiç kimse değil. Kimse kendini orada görmezse ne kadar güzel olur her şey, düşünsenize. Ama işte hepimiz kendimizi oralarda düşününce, olmuyor. Olmadı, olmayacak. Hİçbirimiz süper kahraman değiliz ama bize öyleymişiz gibi davranılsın istiyoruz. Oysa süper kahramanlar bile yeri geldiğinde bizim gibi takılıyor. Baksanıza şirinliklerine.
Boşverin ya, siyaset konuşmayın mesela biraz, roman konuşun. Savaş filmlerini bir sepete atıp, barışın ve özgürlüğün filmlerini seyredin. Nefret etmeyin, aşık olun. Sıradan hissedin. Sadece bu kadar ya. Sıradanlığı kabullenin. Tür, aile, cins, birey vs olarak. Ait ve sahip olduğunuz ne varsa, işte onun dünyanın sadece küçücük ve muhtemelen iplemediği bir parçası olduğu gerçeğini kabullenin. Belki o zaman işler gerçekten yoluna girer. En azından eminim ki, denemeye değer.
Doğayı da kendinden hesapladı mesela. Neyin ne olması gerektiğine karar verici tek merci olarak kendisini gördü. Hangi türün hayatta kalıp, hangisinin yok olacağını belirledi. İnsan böbreği daha rahat etsin diye karaciğerini aldırır mı? Aldırmaz. Çünkü bu insanı öldürür, hem de hemen. Doğaya karşı bunu yaptı, yapıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü bunu yaptığında hemen ölmüyor. Kendi türü rahat etsin diye diğer türleri yok ediyor. Ancak unuttuğu bir şey var. Biz aslında aynı zincirin halkalarıyız. Acısı çıkar yani bunların.
He diyeceksiniz ki bu kafanın acısı çıkmadı mı? Hem de nasıl çıktı. Doğa konusunda kendinde bulduğu hakkı başka insanlar konusunda da buldu insan. 1 ve 2. Dünya Savaşları'nda toplam 70 milyona yakın insan öldü. Peki bu savaşın kararını veren insanların sayısının, ölen insanların sayısına oranı nedir? Onu da siz tahmin edin. Düşünsenize, insanlar öldü. Kafaları koptu, mermiler ağızlarından içeri girdi, kolları koptu, göğüsleri süngü darbesiyle açıldı, küçücük bebeklerin gözleri yandı. Rahatsız oldunuz değil mi? Peki hergün leblebi yemekten bahseder gibi savaş gerekliliklerinden falan bahsederken de rahatsız oluyor musunuz? İşte o savaşlarda bunlar oluyor.
Yapmayın. Kendinizi hayatın merkezine koymayın, çünkü orada değilsiniz. Hiç birimiz değiliz, hiç kimse değil. Kimse kendini orada görmezse ne kadar güzel olur her şey, düşünsenize. Ama işte hepimiz kendimizi oralarda düşününce, olmuyor. Olmadı, olmayacak. Hİçbirimiz süper kahraman değiliz ama bize öyleymişiz gibi davranılsın istiyoruz. Oysa süper kahramanlar bile yeri geldiğinde bizim gibi takılıyor. Baksanıza şirinliklerine.Boşverin ya, siyaset konuşmayın mesela biraz, roman konuşun. Savaş filmlerini bir sepete atıp, barışın ve özgürlüğün filmlerini seyredin. Nefret etmeyin, aşık olun. Sıradan hissedin. Sadece bu kadar ya. Sıradanlığı kabullenin. Tür, aile, cins, birey vs olarak. Ait ve sahip olduğunuz ne varsa, işte onun dünyanın sadece küçücük ve muhtemelen iplemediği bir parçası olduğu gerçeğini kabullenin. Belki o zaman işler gerçekten yoluna girer. En azından eminim ki, denemeye değer.
Olmayandan Sergi
Birkaç gün önce Balıkesir'deydim. Gerekli ziyaretleri yapmak
üzere Burhaniye'den Gömeç'e geçerken, bugün orada pazar kurulduğunu fark ettik.
Dedik ki bakalım, gezelim, 1-2 birşey alalım. Neyse indik arabadan, karşımızda
gazete bayii. Ön tarafa dergileri dizmişler. Bir tanesi gözüme kafa attı :
DEVE. "Hatır gönül dergisi mottosuyla
yayınlanıyor. Fiyatı da 5 lira. OT dergisinin refikası olduğundan
mütevellit bir süredir aramakta ancak bulamamaktaydım. Anlamsız bir anda çıktı
karşıma. Ben de aldım.
İçinde onlarca insanın katkısı var. Yazısı demiyorum çünkü
bazıları söyleşiyle, bazıları çizimlerle destek olmuş. Ben de sayfalarda
dolaşırken Ahmet Güneştekin ile Yaşar Kemal'in resim çizerken bir fotoğrafına
denk geldim. Baya bildiğiniz 2 sayfalık bir metin de var ve başlığı, özgürlük.
Ben de normal bir özgürlük yazısı olarak düşündüm ve resim olayının tamamen
tiyatral olarak kurgulandığını tahmin ettim ancak düşüncem tamamen yanlışmış.
Yaşar Kemal, Ahmet Güneştekin'in Şişhane'deki atölyesinde
Ahmet Güneştekin'le birlikte özgürlüğün resmini çizmeye koyulmuş. Fotoğraflara
bakınca da ikisinin de ciddi ciddi bu resim için uğraşmış oldukları belli
oluyor. Denizde giden bir tekne çizmişler. Tekne ve deniz imgeleri Yaşar
Kemal'in okuyucuları için çok yabancı değil. Çıplak Deniz Çıplak Ada,
Karıncanın Su İçtiği, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana gibi kitapları
hatırlayanlar zaten mevzuyu anladılar. Neyse.
Bunu Rahmi Koç yapsaydı eğer üzerine muhtemelen 3 dakika
bile düşünmezdim ancak bunu yapan kişinin Yaşar Kemal olması olayı anlamlı
kılıyor. Metni yazan kişi Yaşar Kemal'in bunu çizmesiyle alakalı olarak özetle
şöyle bir tanı koymuş; O'na bunu çizdiren şey Çukurova'da büyümesi. Suya,
denize çektiği özlem. Yani aslında yaşamının önemli bir bölümünde olmayan bir
imgeyi özgürlük gibi muhteşem bir kavramı tanımlamada kullanıyor.
Sonra biraz düşündüm. Neden en güzel özgürlük türküleri
tutsak halklardan çıkar? En güzel barış yazıları nasıl savaşan uluslar
tarafından yazılır? Sizin de aklınıza geldiği üzere babanız böyle kek yapmayı
nereden öğrendi?
Bunları düşündüm işte yazıyı okurken.
Sonuç olarak güzel şeyler. Bu dergiden de bir adet edinin
derim.
26 Nisan 2013 Cuma
Saçmalama Hakkı
Dünyadaki en kutsal haklardan biri saçmalama hakkıdır. Delilik gibi saçmalamak kavramı da toplumun normlarına göre konumlanır. Normların dışındaki konularda konuşmak ya da normlara uygun konuda alışılmışın dışında bir şekil ve içerikte konuşmak, saçmalamak olarak görülebilir.
İnsan yığınları her zaman merkeze doğru kayma eğilimindedir. Çan eğrisi gibi düşünün. Ya da işte Gauss'u bir sosyolog olarak düşünüp topluma uyarlayın. Bir kere marjinal kitleler baştan kaybederler. Çünkü onlar güvenli sınırların dışına çıkmışlardır ve çok nadiren ciddiye alınırlar. Ciddiye alınmak için de çeşitli eylemlere
başvururlar. Yarattığı etkiler ölçüsünde de bilinirliklerini arttırıp ifade alanı oluşturmaya çalışırlar. Ancak kitlelerin ekseni asla marjinal sınırlara taşınmaz. Kitlelerin ekseni ancak standart sapma kadar yer değiştirir çünkü radikal değişimler ancak rasyonel bakış ve yeniye uyum mantığıyla gerçekleşir. Kitle algısının tam tersi yani. Ayrıca unutmayalım ki üst yapı değişse de alt yapısal olarak insan yığını eksenini bozmaz. (bkz. Osmanlı-Türkiye geçişinde toplum yapısı)
Neyse işte. Küçük - büyük ölçekteki insan yığınlarının genel karakteristiği genelde bu yönde seyreder. Bunların dışında kalanları da yargılayıp izole etmeyi tercih ederler. Bu da dünyanın böylesine sıradanlaşıp, dandik bir yer olmasının başlıca nedenlerindendir.
Saçmalayın arkadaşlar. Lütfen saçmalayın ki griden başka renklerin de var olduğunu bilelim.
İnsan yığınları her zaman merkeze doğru kayma eğilimindedir. Çan eğrisi gibi düşünün. Ya da işte Gauss'u bir sosyolog olarak düşünüp topluma uyarlayın. Bir kere marjinal kitleler baştan kaybederler. Çünkü onlar güvenli sınırların dışına çıkmışlardır ve çok nadiren ciddiye alınırlar. Ciddiye alınmak için de çeşitli eylemlere
başvururlar. Yarattığı etkiler ölçüsünde de bilinirliklerini arttırıp ifade alanı oluşturmaya çalışırlar. Ancak kitlelerin ekseni asla marjinal sınırlara taşınmaz. Kitlelerin ekseni ancak standart sapma kadar yer değiştirir çünkü radikal değişimler ancak rasyonel bakış ve yeniye uyum mantığıyla gerçekleşir. Kitle algısının tam tersi yani. Ayrıca unutmayalım ki üst yapı değişse de alt yapısal olarak insan yığını eksenini bozmaz. (bkz. Osmanlı-Türkiye geçişinde toplum yapısı)
Neyse işte. Küçük - büyük ölçekteki insan yığınlarının genel karakteristiği genelde bu yönde seyreder. Bunların dışında kalanları da yargılayıp izole etmeyi tercih ederler. Bu da dünyanın böylesine sıradanlaşıp, dandik bir yer olmasının başlıca nedenlerindendir.
Saçmalayın arkadaşlar. Lütfen saçmalayın ki griden başka renklerin de var olduğunu bilelim.
25 Nisan 2013 Perşembe
Tayyar Ahmet'in Sonsuz Sayılı Günleri
Sonlu sayısız günlerimizin içinden birer birer çöp çekiyoruz. Kısa çöpü çektiğimizde, elimizde bulunan son şey o olacak muhtemelen. Hepimizin ölümlü olduğu gerçeğiyle her ne kadar henüz tam olarak barışamasak da ne yazık ki durum bu.
Bahsettiğim şey Keynes kafasında "uzun vadede hepimiz ölüyüz" gibi değil. Ben daha ziyade mümkün olduğunca düzgün yaşamamız gerektiği inancındayım. Çünkü sıçtığımız noktada, temizlemek için yeterli vaktimiz olmayabilir. Biz gideriz tamam ama kokusu millete kalabilir.
Bartu da bunun farkında sanırım. Tayyar Ahmet'le ilgili yok bunun. Kişi olarak farkında bence. Güzel şeyler yapıyor. Güzel zamanlar hazırlayıp, mutfakta servis ediyor.
Tayyar Ahmet bu kafalarda bir amcamıymış tam bilmiyorum ama ben bu şarkıyı seviyorum. Eğlenerek iş yapanlar nasıl da belli oluyor değil mi? O zaman şimdi hayata bir "Büyük Ev Ablukada" molası veriyoruz.
Bahsettiğim şey Keynes kafasında "uzun vadede hepimiz ölüyüz" gibi değil. Ben daha ziyade mümkün olduğunca düzgün yaşamamız gerektiği inancındayım. Çünkü sıçtığımız noktada, temizlemek için yeterli vaktimiz olmayabilir. Biz gideriz tamam ama kokusu millete kalabilir.
Bartu da bunun farkında sanırım. Tayyar Ahmet'le ilgili yok bunun. Kişi olarak farkında bence. Güzel şeyler yapıyor. Güzel zamanlar hazırlayıp, mutfakta servis ediyor.
Tayyar Ahmet bu kafalarda bir amcamıymış tam bilmiyorum ama ben bu şarkıyı seviyorum. Eğlenerek iş yapanlar nasıl da belli oluyor değil mi? O zaman şimdi hayata bir "Büyük Ev Ablukada" molası veriyoruz.
Geceniz güzel olsun. Sevgiler.
merhaba
Evi taşıdım. Artık bu blogda yazıyorum. Bundan sonra biraz daha aktif ve mümkün olduğunca düzenli bir blog yazarı olarak hayatımı sürdürmek istiyorum. Umuyorum ki ben bilgisayar kullanmayı da biraz daha iyi öğrenirim ve size ileride daha güzel bir blog sayfası sunarım.
Kendinize iyi davranın.
Vasfiye abla taklidi yapmayın.
Görüşürüz.
Kendinize iyi davranın.
Vasfiye abla taklidi yapmayın.
Görüşürüz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







.jpg)
