10 Kasım 2014 Pazartesi

Maksat "Bir Hikâyemiz Olsun"

          Gözleri kapalıydı. Kulağına eğilip “seni çok seviyorum baba” dedim. Gözleri hala kapalıydı. Daha yüksek sesle söyledim, yine bakmadı. Ne yaptıysam olmadı. O an anladım öldüğünü. Ölü insanlar kocaman bir karanlık görüyor olmalı. Babamın gördüğünü görmek istedim. Cenazeden geldiğimde odamın duvarlarını siyaha boyadım. Yas tuttuğumu sandılar, oysa ben yalnızca babamın ne gördüğünü anlamaya çalışıyordum. Yas, kaybedenlere mahsus. Ben babamı kaybetmedim.

          İnsanın içindeki şeytan, insanı şeytanlaştırmaktan ziyade insanı olmak istemediği birine çevirir. En çaresiz anlarınızda, olmaktan kaçtığınız kişiyi düşünürseniz işiniz kolaylaşır. Böylece ne yapmamanız gerektiğini anlarsınız. Ben de öyle yaptım. Babamı düşündüm. Bir hafta sonra eşyamı toplayıp evden çıktım. Annemi aradım. Kocasıyla oturuyordu. Nereye diye sordu. Bilmiyorum dedim. Yalan değildi. Bilmiyordum.

          Tren istasyonunun önündeki banklardan birine oturdum. Trenleri izlemeye başladım. Tren yolculuklarının edebi bir yanı olmasını anlamıyorum. Aslına bakarsanız herhangi bir şeyin edebi bir yanı yok. Olmak ve olmamak arasındaki sonsuz uçurumda kaybolmuş gibiyiz. Bir başkasının bilinmezliğiyle uzun zaman baş başa kaldığımızda ortaya çıkan somut gerçeklik bize mucize gibi geliyor. Bunları düşünürken gitmem gerektiği aklıma geldi. Yolculuk insanın ruhunda başlar. Ruhunuz yoldayken bedeniniz durursa araftasınız demektir ve arafta kaldığınız her an kendinizden uzaklaşırsınız.

          Uyandığımda trenin son istasyona ulaşmasına yarım saat vardı. Sabah güneşi gözlerimi acıttığı için dışarı bakmak istemedim. Çişimi yaptıktan sonra yerime oturup tekrar uykuya daldım. İstasyona vardığımızda kondüktör uyandırdı. Varmıştık. Nereye peki? Vardığım yerin fiziksel varlığı dışında bir anlamı yoktu benim için. Çorba içip umumi bir tuvalette dişlerimi fırçaladım. Gazete Bayii’nden birkaç gazete alıp metroyla adını daha önce çokça duyduğum bir ilçeye gittim. Yabancı bir şehirde olmak insanı kendi gerçekliğine yaklaştırıyor. Meğer ben de gazete okumaktan hoşlanan bir insanmışım. Köşe yazarı olayını çözemesem de gazete iyi bir şey gibi duruyor. Değişik şeyler var. Kahvehanede bir çay daha söyledim. Çayı şekersiz içerim.

          Çayımı içerken yan masadan gelen sigara kokusundan rahatsız oldum. Sol bileğimi kokladım. Annemi yanımda hissettiğim her an mutlu olduğum için annemin parfümünü bileğime sıkıyorum. Tam bu esnada karşı masamda tek oturan birine gözüm çarptı. Bu şehirde doğmamış ancak bu şehirde yaşamakta olan biriydi. Yaşadığı şehirle barışmaya çalışan bir sigara içişi vardı. Sigaranın dumanını çekerken, gözlerini karşıya dikiyordu. Önündeki dergiden bir şeyler okurken bir yandan da çayını içiyordu. Bardakta ya da tabakta çay kaşığı yoktu. “Buralarda kalınabilecek ortalama fiyatlı bir yerler var mı?” dedim. Oteller olduğunu ancak fiyatlarının kendisine göre yüksek olduğunu söyledi. “Bana babamdan hayvan gibi para kaldı, o otel parası bana koymaz ama ayıp olmasın diye orta halli dedim” diyemediğim için “Bir bakalım ya” dedim.

          13 gün otelde kaldıktan sonra Yusuf’a bir eve çıkmak istediğimi söyledim. O’nun da kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Gençlik heyecanıyla geldiği bu şehirde bir kitapçıda çalışıyordu ve aldığı maaşla geçinmek çok zordu. Kitapçının arka tarafındaki bir kanepede yatıyordu. Benim paramın olduğunu ve bunun ikimize de yeteceğini söyledim. Çünkü Yusuf iyi olmaya çalışan biriydi. Normalde birine böyle birşey söylediğinizde reddedeceğini düşünürsünüz. Bu, bizlere eski filmlerin öğretisidir.

          15. gün eve çıktık. Neredeyse hiç eşyamız yoktu. Bir süre sonra ihtiyacımız da olmadığını anladık. Yusuf sabah işe gidiyor, ben ise sonsuz bir boşluğun içinde kendimi meşrulaştırmakla mesguldüm. Hayatım boyunca işime yaramayacak konular hakkında okumalar yapıyor ve bu yaptığım şeyi yapmayan insanları lanetleyerek vaktimi geçiriyordum.

          Akşamları ise hayat benim için yeniden başlıyordu. Bu şehirde çok fazla boş duvar vardı. Babama anlatamadıklarımı duvarlara çiziyordum. Nahit’i böyle tanıdım. Nahit’in yalnızca ablası var. Üniversite okumaya gelmiş buraya. Sokak duvarlarını boyayan ve babasına mesaj vermeye çalışan insanlardan hoşlanıyor sanırım. Gözleri çok güzel. Bazen bize geliyor. Karşı karşıya yemek yerken O’na aşık olmam gerektiğini hissediyorum. İki kere elini tuttum. Elini çekmedi. Tenine dokunmak bana iyi geliyor. O’na dokununca anlatmak istediği herşeyi anlatabilmiş insanlar gibi rahatlıyorum. Kendi içimdeki sıkıntıları bir kıdem sırasına koyduğumda karşıma çıkacak korkunç tablodan korktuğum için, bir kadının varlığında tüm bu yokluğu eritmeyi kendim için uygun buluyorum Ruhum büyük bir infiale doğru sürüklenirken, bedenim mutlak bir mutluluk hissiyle kaplı.

          Tüm bunlar yaşanırken Yusuf’un Nahit’e bir yakınlık hissettiğini görüyorum. Nahit’in geleceğini bildiği akşamlar her zamankinden başka bir hale bürünüyor. Yusuf benim dostum değil. İki insan arasındaki ilişkinin dostluk mertebesine erişmesinin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yaşama tutunmak için sanal kavramlar yaratıp bu kavramları bedenimizle somutlaştırıyoruz. Dostluk, aşk ve nefret bunların en tehlikelileri. İçimizde büyüttüğümüz dehlizlerin en karanlık noktalarına sıkıştığımızda gördüğümüz rüyalardan ibaret olan bu kavramları bir kenara koyunca, insan nasıl yalın olduğunu bir kez daha anlıyor. Yusuf, benim kendisinin en yakın dostu olduğumu düşünüyor. Böyle düşünmesinden herhangi bir rahatsızlık duymadığım için karşı çıkmıyorum. Bana boş duvarlar buluyor, birlikte boyuyoruz. Şimdiye kadar 4 kez gözaltına alındım. Sonuncusunda müthiş bir dayak yedim. Tırnağımla duvara birkaç kelime yazmak istemiştim. Çünkü tam o anda babama söylemem gerekenler vardı.

          Yediğim dayaktan sonra birkaç gün evden çıkamadım. Bu birkaç gün, Nahit’in bana, Yusuf’un Nahit’e olan aşkının daha da artacağı zamandı. Nahit bizde kalmaya başlamış, gönüllü olarak bakımımı üstlenmişti. Yusuf ise işe gidip geliyor, bunun dışındaki zamanlarda okuduğu kitaplardan öyküler anlatıyordu. Yusuf’un anlattığı hikayeleri hep sevmişimdir. Hikaye anlatırken, Nahit’i etkilemek çabasında olduğunun anlaşılmaması için daima gözlerini ondan kaçırıyordu. Yusuf, kendi hikayesiyle anılmak isteyecek biriydi. Bu hayat O’na gerçek bir hikaye vermeyecekti ve O’nun hayat hikayesi ben olacaktım.

          Gün geçtikçe Yusuf’un Nahit’e karşı olan tutkusunun şiddeti daha da artıyordu. Bir kadın için bir adamı öldürmezdi ancak bir hikayesi olsun diye bunu yapabilirdi. Aslına bakarsanız bir aşk hikayesinin kurbanı olmak, benim için de hiç fena bir son değildi. Bu hayatta kaybetmiş biri değildim. Zira kaybedecek kadar sahiplik ya da aidiyet hissettiğim neredeyse hiçbir şey yoktu. Olmasını da istemezdim. Benim için hayat bilinçsiz bir savrulma haliydi ve son 4 ayda yaşamımın bu noktaya savrulabilmiş ve kendi içerisinde bir aidiyet çemberi oluşturabilmiş olması bu fikrimi destekliyordu. Gelip geçici tutkuların kalıcı izlerinden ibaret olan yaşam, doğuranımız ya da katilimiz değil, yalnızca içinden geçmekte olduğumuz sessiz patikaydı.

          Nahit evden birkaç parça eşyasını almak için çıktıktan sonra Yusuf odama geldi. Hoşlanmadığımı bildiği halde sigara yaktı. Sigarayı ve kokusunu sevmiyorum. O da bunu biliyordu ve eğer buna rağmen sigara içiyorsa gerçekten o anda sigara içmesi gerekiyordu. “Akşam bizim dükkana gelir misin?” diye sordu. Eğer iyi hissedersem gideceğimi söyledim ancak bu cevap O’nu tatmin etmemişti. Hayal kırılganlığında bir plan yapmıştı ve herhangi bir belirsizliğe tahammülü yoktu. Mutlaka gitmem gerektiğini söyledi. Tamam dedim.

          Yusuf gidince yatağıma uzanıp bir Haydn açtım. Her canım sıkıldığında yaptığım gibi kendi cenazemi hayal ettim. Cenazeler oldum olası bana çok ilginç gelmiştir. Bu kadar insan acaba yaşarken de bu kişinin yanında mıydı diye düşünürüm. Acaba benim cenazem olsa hiç görmediğim ya da hatırlamadığım kaç kişi gelirdi? Garip. Bunları düşünürken Nahit geldi. Bir çeşit intihar senaryosunun içinde O’na hak ettiği rolü vermeliydim. Kendi içimdeki boşluğu anlatmak imkansız olduğu için geri dönüşü olmayan bir sefere çıkmalıydım. Nahit’in gözlerine bakarak yaklaştım ve dudaklarından bir öpücük aldım. Tekrar gözlerine baktım. Çok güzeldi.

          Evden çıkıp dükkana gitmeden önce yüklüce bir parayı Yusuf’un dolabına koydum. İkimiz için de böyle muhteşem bir hikaye kurgulayıp kendi kurgusuna hapsolmuş bir adamın yaşamına devam etmesi için paraya ihtiyacı olacaktı. Aramızda herhangi bir aidiyet durumunun oluşmamış olması, beni O’nun gözünde olmamam gereken bir yere koymuştu. Bu aidiyetsizliğin yalnızca O’na karşı olmadığını söyleyerek O’nu üzmek istemedim. Üstelik aidiyet, para gibi kıymetsiz bir mefhumla ölçülebilecek kadar basit değildi. Yusuf bunu ancak bu akşam anlayacaktı.
Kitapçıya girdiğimde Yusuf yaşlı bir adama aradığı kitabı bulmasının mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Yaşlı adam anlamamakta ısrar etmiş ancak bir süre sonra dönüp gitmişti. Dükkanın sahibi Nedim, bu şehri okur yazar çevresinin uyuşturucu ihtiyacını gidermek gibi mühim bir görevi yürütüyordu. Yusuf her ne kadar bunu fark etmez bir şekilde yaşasa da burası bir kitapçıdan çok kitap satan bir uyuşturucu bürosuydu.

          “Hoşgeldin” dedi. Birkaç saçma sapan kelimeden sonra Nahit’e olan aşkını anlatmaya başlamıştı. Hayatı anlamaya çalışır gibi dinliyordum O’nu. Anlattıkça daha da heyecanlandı ve sonunda birbirimiz arasındaki dostluğu betimleyerek sordu: “Nahit’i seviyor musun?”. Gülümsedim. Bağırmaya başladı. “Nahit benim abi” dedi. Suratına baktım. İçinde bulunduğum bu duruma öylesine yabancılaşmıştım ki kendimi bir libretto metninin içinde hissederek gülümsedim. Nahit bugün öğlen saatlerinde öpüştüğüm kadının adıydı. Ancak Yusuf’a tüm bu olan biteni açıklamamın imkanı yoktu.  

          Yusuf, kısacık tanışıklığımıza rağmen bütün varoluşunu benimle olan dostluğuna yüklemişti. Bu, O’nun için olduğu kadar benim için de ağırdı. Kendini bana göre hizalıyor ve aramızdaki dostluğun boş kısımlarını da kendi eksikleriyle doldurarak ortaya tastamam bir teklik çıkarıyordu. Bir ömrüm muhasebesinin böylesine kısa sürede yeni baştan değişebiliyor olması kuşkusuz hayatın anlamsızlığının göstergesiydi.

          Göremediğim bir raftan bir silah çekip aldı. Silahı kafama doğrulttuğunda gözlerindeki telaşı size anlatamam. O an, o kurşunu sıkmamak için sahip olduğu her şeyi verebilirdi. Neyse ki O’na göre sahip olduğu tek şey dostluğumuzdu ve sahip olmak istediği bir başka şeyle arasındaki tek engel ise bendim. Hem bu dostluğu sonsuz kılacak, hem de beni ortadan kaldıracak tek bir çözüm vardı. Yusuf, o çözümde karar kılmıştı. “Abi Nahit benim abi” diye çığlıklar atarken parmağının titrediğini fark ettim. Silah ateş almadan bir an önce sol bileğimi kokladım. Artık babama anlatacak gerçek bir hikayem olduğu için mutluydum.

19 Ağustos 2014 Salı

Kostik Mustafa'ya Saygıyla



Gideceğimi ilk söylediğimde ben de ilk kez duymuş oldum. O ana kadar benim de gitmek istediğim konusunda pek fikrim yoktu. Ancak o an, sanki çok önceden planlamışım gibi söyledim bunu. “Ben gidiyorum.” Annemin o anki bakışını hiç unutmuyorum. Bir daha asla konuşamayacakmış gibiydi gözleri. Anlatması gereken ne varsa o anda anlatıyordu. Ben birazını anlayabildim. 11 senedir yaşadığım her zorlukta da gerisini parça parça kazıdım hafızama.

Gitmek istediğinizi söylediğinizde insanların karşı çıkması için iki sebep vardır. Bunlardan ilki size yakın olmak istekleri, ikincisi ise aslında onların da gitmek istiyor oluşudur. İnsanlar yerlerinden değil, anlarından memnundurlar ve o mutlu oldukları kısacık anların dışında başka yerlerde daha mutlu olabilecekleri hayalini kurarlar. Annemde her ikisi de vardı sanırım. Ben de geleyim der gibi bakmıştı gözlerime. Vedalaşırken de öyle bir sarıldı ki, elimde olsa ellerimi alır anneme bırakırdım. Özledikçe tenime dokunsun diye.

İnsanın hayatı birkaç saat içinde değişebilir ancak kendisinin değişmesi için gereken süre çok daha uzun. 11 yıl bunun için yeterli bir zaman sanırım. Ancak bazı şeyler değişmiyor. Mesela uzun süreli ayrılıklardan sonra elimde çantamla eve dönerken daha köşenin ötesinden el sallardım anneme. Yine yaptım. Sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Sanki Kostik Mustafa hemen yanımda vurulmamış gibi. Sanki ellerimin içinde, sol yanağı paramparça olmuş bir adamın kafası hiç bulunmamış gibi salladım ellerimi. Sigaramı saklamış mıyım diye kontrol ettim yine. Babamı düşündüm. Şimdi içeride bekliyordur. Akşam rakıya gideriz baba oğul diye. Kostik burada olsa o da gelirdi. Yol arkadaşım Mustafa.

Çok yalnızdım. Öyle ki, yalnızlığımı anlatacak kadar bile kimsem yoktu. Sonra tanıdım Mustafa’yı. Üniversitede Beşiktaş’a küfür eden arkadaşına sinirlenip elindeki kostik dolu tüpü herifin üzerine fırlatınca ismi kostiğe çıkmış. Kostik herife değmese de Mustafa’yı uzaklaştırmışlar. O da sikerim okulunuzu diyip gerçek işine dönmüş. Resim çizmeye yani. “Beni kelimelere bulaştırmayın” derdi. Sevmezdi sözcükleri çünkü sözcükler ona yetmezdi. Ama çok iyi resim çizerdi Mustafa. Duvarlar onundu. Duvarlar bizimdi. İlk onla öğrendim kuytu bir köşede kafayı çekip sonra oturduğun duvarı cennete boyamayı. Haftada bir karakola düşerdi ama bizden daha az dert ederdi. Zira içerisiyle dışarsının pek farkı yoktu gözünde. Tırnağıyla duvara çizgi attı diye yediği dayağa kadar hiç korkmadı karakoldan. Burnunu kırmışlar. Mosmor olmuş suratı. “Olmadı” abi dedi. “Bu sefer olmadı”. Anlamamıştım. O da anlayalım diye söylememişti zaten.

            Bir evin iki odasını paylaşırdık Mustafa’yla. Pederden kalan 3-5 bir şey olduğundan rahattı kostik. Kirayı, faturayı dert etmezdi. Daha doğrusu beni siktir etmeye kıyamazdı. Ben de ona duvarlar bulurdum. Nahit gelirdi bazı bazı. Yemyeşil gözleri vardı. İnce bir baktı mı insana, sesiniz kesilecek zannederdiniz. Birini beklerken sağ elini beline atardı. Öyle afilliydi ki duruşu, izlemeye doyamazdım. Akşam babama anlatırım Nahit’i de. Sorar çünkü, bilirim. Anamın derdi benledir. Kendimi anlattırır. Anası sorar da anlatmaz mı insan. Anlatır elbet. Anama anlatacak kadar güzel değil ancak anılarım. Geçmiş zaman için can sıkmaya değmez. Azıcık güzelleştiririm ben de. Mustafa’yı, Nahit’i en güzel haliyle anlatırım.

            Nesim Abi’den de bahsederim belki. Çalıştığım yerin sahibi Nesim. Yarım karış beyaz sakalına gömülü eliyle hikâyeler anlatırdı Nesim Abi. Hiç evlenmemişti. Yıllardır topladığını bir kitapçıya yatırmıştı. Lakin öyle kitapçı bir hali yoktu. Dükkanda bir ben bir de Begüm dururduk. Begüm mektepli olduğundan akşamları gelir, kapanana kadar kalırdı. Gök gürültüsü gibi bir hali vardı. Ne zaman sesini duysam, bir sonraki gelmesin diye dua ederdim. Bir türlü sevemedim Begüm’ü.

            Ne çok şey var anlatacak diye düşünürken eve vardım. Kapıyı çaldığımda sesini bilmediğim bir kadın “kim o” dedi. “Yusuf” dedim, “benim adım Yusuf”. Balkona çıkıp “ben sizi tanımıyorum” dedi. “Burası benim çocukluğumun geçtiği ev, burada büyüdüm ben” dedim. Açmadı kapıyı. İşte o anda sanki bütün çocukluğumun kapısı kapandı bana. Hiç çocukluğunuza dönemediğiniz oldu mu? 3 tekerlekli bisikletinizi hayal edemez oldunuz mu? Ben oldum. Beynimden vurulmuşa döndüm. Oysa beyninden böyle vurulmaz insan. Mustafa gibi vurulur. Sağ yanağından yukarı doğru giden bir kurşunla vurulur örneğin. Ağzından, kulaklarından kan gelir insanın. Kulaklarıma baktım, kan yoktu. Yürüdüm.

            Bir taksiye bindim. Annemlerin yeni yerine gitmek için 10 dakika yeterdi. Sigarayı çorabımdan çıkarıp yaktım. Sonra da paketi tekrar çorabıma koydum, babam görmesin ayıp olur diye. Taksici durdu, indim. Nasıl da kalabalık burası, nasıl da sessiz. Sağdan ikinci patikadan girip 3. sola dönünce çantamdan bebek rakımı çıkarıp getirdiğim bardağa koydum. Su ısınmıştı ancak yine de olurdu sanki. Suyunu koydum. 11 yılda 1 kere görmüştüm onları. Şimdi ise karşılarına dikilip ben geldim diyecektim. “Ben geldim!” Bağırdım. “Ben geldim!” “Anne ben geldim!””Baba kalksana baba ben geldim!”. İkisi de kalkmadı. Durdular öylece. Önce anlatmam gerekiyordu demek ki. Anlatamadım. Sustum. Öyle bir sustum ki, taş çatlayacaktı. Kim bilir ne kadara yaptırdılar o taşı. Ben buralarda yokken neler oldu kim bilir… Soramazdım. Soracak kimsem yoktu.

            İçerde de böyleydim. Önceleri gelip giden bir iki arkadaş olduysa da tam 7 sene kimse gelmedi. 7 sene. Nasıllar diye soramadım. 8 senenin 7’sinde tek bir kişi bile gelmedi. Tırnağımla duvara çizgiler çizmeye çalıştım. Olmadı. Mustafa da denemişti aynısını. Belki o gün öylesine dövmeseler haline böylesine üzülüp daha da sevmezdim Mustafa’yı. O’na bakmak için Nahit gelmezdi bize. Ben Nahit’e aşık olmazdım. Mustafa Nahit’i bu kadar çok sevmezdi. “O’nu ben seviyorum” dediğimde bu kadar kadim susmasaydı Nesim Abi’nin dükkana sakladığı silahı hatırlamazdım. Ağlaya ağlaya sıkmazdım Mustafa’nın suratına. Çünkü insanlar en iyi arkadaşlarının kafasına sıkmazlar.

            Evden gittiğim gün babam beni reddetti. Annem ise 6 senedir kimseyi tanıyacak durumda değilmiş. Yine de önce babam ölmüş. Annem, babamın cenazesinde en önde el çırpmış. Ayıplamamış, acımışlar. Ben olsam acıyamazlardı. Benim anneme kimse acıyamaz çünkü. Dünyanın en güzel kadınına kimse acıyamaz.

            Beni hiç affetmedi babam. Cumhurbaşkanı affetti, o affetmedi. Akciğerlerimin artık kansere yenildiğini bilseydi, o da affederdi belki. Bilemedi. “Oğlum” derdi, “olan oldu”. Demezdi sanıyorsunuz ama derdi. Çünkü benim babam oğlunu hep çok sevdi. Ben o evden siktirip giderken ben biliyordum ki babam arka odanın penceresinden benim geçişimi izleyecek. Babam beni hep çok sevdi. Bir yudum alıp toprağının üzerine koydum kadehimi. Annemin bakışları geldi yine aklıma. “Ben gidiyorum” dediğim andaki bakışı. Tam 8 sene her gece rüyasını gördüğüm bakışları.

            İşte şimdi tasatamamdı. Anlamıştım. “Bir gün” diyordu. “Bir gün gök gözlüm yine buluşacağız”. Sonu olmayan bir yaşamda hep yanyana olacağız. Mezarına eğilip fısıldadım: “Geliyorum anne. Yalnız babama söyleme, ona süpriz yapacağım.” Bilirim ki babam süprizleri sever. Çorabımdan çıkarıp bir sigara daha içtim. Ne de olsa doktor, “artık içebildiğin kadar iç” demişti.

            Bu yatakta uyandım sonra. Etrafta kalabalık bir telaş. Görüyorum, bağıramıyorum. “Kostik beni almaya geliyor doktor, yol aç!”


            

8 Ağustos 2014 Cuma

fantom necmi ve süheyla teyze



ben öyle felsefe sosyoloji bilmem. kendimce insanlara bakıp öyküler yazarım. yazarım dediysem, bitiririm demedim. yarım kalır yazdıklarım. derin aşklarım, büyük ayrılıklarım olmadığından olsa gerek pek aşk meşk de yazmam. yazamam yani. zaten cemal süreya’nın üzerine yazdığı bir şeyi tekrar konu edinmeyi hadsizlik gibi görürüm kendimce.


yaptığım işler, söylediğim sözler, gördüğüm düşler arasında “iyi” çok azdır. neyse ki vasatlık enflasyonu olan ülkemizde aradaki kötüler de para edebiliyor. yaşamak için gerekli parayı da bu şekilde kazanıyorum. “iyi” yaptığın ne var diye sorarsanız (sormayacağınızı bildiğimden böyle yazdım) insanları izlemek derim. insanların günlük yaşamlarını, konuşmalarını, bakışlarını gözlemledikçe ufku açılıyor insanın. twitter’da hesabı olmayan, fenomen denince aklına bir bok gelmeyen, “like ettim abi ben seni” deseniz “siktir git lan kimi yalıyon sen?” diyecek insanlar bunların bir çoğu. yani sosyalleştiğimizi sandığımız ancak mevcut ülke koşullarında kitlesel olarak yalnızlaşıp sokaktan yalındığımız o meşhur medyamızdan pek de hoşnut değiller. henüz derinlik sandıkları o sığlığa bulaşmayan afili tipler yani. inceden bir hoşnutsuzluk gezse de alın çizgilerin de, yanındakine çay ısmarlamamayı ayıp sayan insanlar bunlar. örneğin siverekli fantomnecmi. kadıköy bahariye’ye çıkarken dükkanı var. 1 liracı gibi bir şey. bir sözü hala kulağımdadır: “anaya babaya küsülür, beşiktaş’a küsülmez. itlik yapmayın.” kral adam. ya da yan komşu süheyla teyze. sen 2 3 kişi paylaşsın diye edebiyatın ruhuna salavat getirirken mahallenin en ince haberlerini mahalleliye ulaştıran hani.


işte bizim necmi abi ve süheyla teyze’ye sorsan sana öyle şeyler anlatır ki dumur olur kalırsın. çünkü biz aslında büyük büyük kavramlarla, sözlerle takılırken o adam, o kadın 2 tane ince mevzuyla hayatı anlatıyor. ben sıkıldım abicim. ben artık kavram duymak istemiyorum. anlatmak da istemiyorum. işte o yüzden bir süreliğine burada fantom necmiyle süheyla teyzenin anılarını yazacağım. esen kalın.

31 Ekim 2013 Perşembe

31.10.2013 Şafak Pavey TBMM Konuşması



OLMAYAN BACAĞIM SİYASİ MALZEME YAPILDI


Konuşmamı her şeyin yasak olduğu genel kurulda yapıyorum. Ortalama yaşın 50 olduğu ve su içmenin bile yasak olduğu genel kuruldan bahsediyorum. Afganistan, Yemen’de yıllarca türban giymeye zorlanmış, mecliste pantolon giymesi engellenmiş biri olarak bu konuşmayı yapıyorum. Olmayan bacağı erkekler tarafından siyasi malzeme edilmiş bir insan olarak yapıyorum. Artık, AKP’nin oy sahiplerine hakkını geri vermesi gerektiğine inanıyorum.






PARKTA ÖPÜŞEN TÜRBANLI KIZIMIZA SESLENİYORUM


Demokratikleşme paketinde erkek-polis aynı karşılanırken, türban ayrı tutulmuştur. Daha büyük bir ayrımcılık olabilir mi? Kadın özgürlüklerinden asla korkmam. Özgür bir hayatın kontrolü zordur ve kolay yıkılır. Bugün çiçekli baştörtüsüyle parkta sevgilisiyle öpüşen genç kızımıza, özgürlüğünü Mustafa Kemal’e borçlu olduğunu anımsatmak istiyorum.Sosyal özgürlük alanlarımız geleceğimizden çalınarak birer birer imha ediliyor. 15 yaşında evlendirilen kızlarımızdan bahsediyorum. Her özgülük büyük bir sorumluluktur.






TÜRBANLI VEKİLLERE ZOR GÖREV


Türbanlı vekillere sormak istediğim, insan özgürlükleri konusunda neden dünyanın en gerisindeyiz? Bunu anlatlamalarını istiyorum. Türbanı insan hakları ihlalinden, insan hakları mücüadelesine çevirmek onların elinde. Buraya gelmeden önce türbanlı vekillerin konuşmalarını taradım. Başkalarının özgürlüğü hakkında bugüne kadar hiçbir konuşma yapmadıklarını gördüm.






BAŞI AÇIKLAR KİRLİ Mİ?


Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim demelerine değinmek istiyorum. O zaman başı açıklar kirli mi? İnanç üzerinden bu tartışmaları yaparken, diğerlerinin inanç çığlıklarını nasıl duyacaksınız?






ADALET İLE ÖC ALMA ARASINDAKİ FARKI ÖĞRENİN


Biz Sivas’ta yakılan, Gezi’de vurulan, hayat tarzından dolayı cezalandırılanlarız. Ama nasılsa kronik mağdurlar sizlersiniz? Gerçekten bu ülkeyi korkunç bir akıbete sürüklememeye niyetliyseniz, adalet ile öc arasındaki farkı anlamaya mecbursunuz. Biz çatışmıyoruz, bir var olmaya çalışıyoruz. Tarihe baklarsanız, her zaman bizden bir şeyler almaya çalışanlara karşı var olmaya çalışarak verdiğimiz mücadeleyle ayakta kaldığımızı görebilirsiniz.

Şafak Pavey

22 Ekim 2013 Salı

Ben Geldim.

Türkiye'ye döndüm. 11 gün hemen her şeyden uzak kalmak oldukça iyi geldi.
Uzaklaşınca iyi hissediyor insan. Zaman daha saydamlaşıyor sanki. An'ın sıcağı teninize yapışmaz oluyor. Bu, oldukça güzel.
Özlemekle özlememek arasında kaldığım ne varsa özlememeyi seçtim. Kendimi soyutlamam gerektiğini öylesine hissettim ki damarlarımda, soyutladım.
Hayat aslında o kadar karmaşık bir düzlem değil. Daha az üzülüp daha kaliteli bir yaşam sürmek. Temel amacın bu olduğuna inanıyorum.
Yorulmak. Karşılığında ne olduğuna bağlı olarak sarkaç misali her duyguyu yaşatabilecek bir eylem.
Ben yaratmayı seviyorum. Bu uğurda yorulmaya bayılıyorum. İnsanlara dokunmayı, iyi bir şeyler yapmak için yorulmayı seviyorum. Bu kadar.
Umut. Her şey.
Saat. İnsanın ayarı.
Sevgi. Her ademe eser ölçüde zorunlu mefhum.
Zeka. "Pek zeki olmasa da olur" diyemeyeceğim zamanlara girdiğimi hissettiğim doku. Yol çok uzun. Hiçbir şey ve hiç kimse için durmak ya da beklemek istemiyorum.
Bir de 11 gün boyunca cayır cayır Olafur Arnalds dinledim. Siz de dinleyin.

29 Eylül 2013 Pazar

Sözcük Trio

Hepimizin kelimeleri var. Hepimizin kelimelerinin anlamları var. Hepimizin anlamları var.
Bu kadar varlığın içinde neden böylesine birbirimizden yoksun olduğumuzu anlamak için birazcık bu cümlelerle sevişelim. Şöyle ki;
Hepimizin "ayrı" kelimeleri var. Hepimizin kelimelerinin "ayrı" anlamları var. Hepimizin "ayrı" anlamları var.
Böyle bakınca sanki daha net görünüyor ayrılıklarımız. Kocaman kocaman insan toplulukları içinde bu kadar yalnızlaşmamızın, radikalleşmemizin, başkalaşmamızın bir anlamı olmalı. Tesadüfen bu kadar saçmalamış olamayız. 
Birbirimize teslim ettiğimiz sözcüklerimiz nasıl da boş. Gerçeklikle dolduramadığımız sürahilerimiz nasıl da kırılgan. Daha dokunmadan biliyoruz o bardağın asla dolmayacağını. Yazık. Yazık ki ortak gerçekliğimiz yok. Yazık ki cebimizi öznelerle doldurduk. Nesneleri ise sadece görmek istediğimizde görür olduk. 
Bize yol gösterecek bir aklımız, bir de kalbimiz vardı. Aklımızı cebimize, kalbimizi de çükümüze koyduk. Cümleten geçmiş olsun. Size, bana, hepimize.
Egemen'in son üretimi. İşte gerçek bir diplomat. Bu twiti yakında siler, o yüzden buraya depoluyorum bakar bakar güleriz.