Ben bir çocuk öldürdüm. 7-8 yaşından beri tanıdığım bir çocuk. Güzel gülümsüyordu. Öğretilen her şeyin bihaberliğinde mutluydu.
Her uyuduğunda rüya gören insanlar vardır. Bu çocuk onlardan değildi. Rüya görmek için uyumaya ihtiyacı yoktu çünkü uyanıkken gördüğü hayaller, uykuda görünen rüyalardan çok daha gerçekti.
Gerçeklik ise bir çocuğun arayışından ibaretti. Çocukluk, kocaman bir ormanda pusulasız dolaşmak gibidir. Hangi çiçeğin daha renkli olduğuna bakarak ilerlersiniz. Oysa ki ışığın aldatıcı naifliği, gerçeğin zerafetinden çok daha çekicidir. Bir çocuğa bunu anlatamazsınız. Ben de anlatamadım..
Büyüyordu çocuk. Ellerinde çiçek kokularıyla karşılıyordu gelen zamanı. Ellerinin kokusu, yaşamın kokusunu bastırdı. Birgün bir binadan içeri girdi, işlerini halletti ve yüzünü yıkadı. Kafasını kaldırdığında yüz yüze geldik. 14 yaşındaydı. Öldürdüm O'nu. Giderken camdan dışarı baktım, yemyeşil bir ağaç dalından papağan bana bakıyordu.
Bir çocuk daha vardı, 14-15 yaşından beri tanıdığım. Umutsuzdu. Umutsuz olduğunun farkındaydı ve kum taneleri arasında altın tozu arayan bir perişanın çaresizliğindeydi. Mecbur, muallak. Kalabalık, çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız haliyle koca bir binada yaşıyordu. Renklere kanmamayı öğrenmişti ama yakında bütün renkleri kaybedeceğinin henüz farkında değildi. İçinde bulunduğu yere inanmayı denedi.
"Tamam" kelimesini unutma, kabul etmeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Hayat da zaten reddetmeye mümkün mertebe izin vermez. Bir kelimenin yerini, bir başkasıyla dolduruverir. Yine öyle oldu. "Tamam"ı alıp yerine "emredersiniz" zehrini koydu. Öyle ağırlaştı ki kanı, yürüyemez oldu. Duruyordu. Yürüdüğünü düşünen birçok insan gibi sadece duruyordu.
Yine öylece durduğu bir gün, yere kan damladı. Bir damla, bir damla, bir damla daha. Yer, kana bulandı. Kanıyla birlikte, "emir" zehrini de atmıştı içinden. İnancını kaybedeli, 45 dakika oluyordu.
Yürümeye başladı o günden sonra. Yürüdükçe dostlar, arkadaşlar, alakasız kimseler ve düşmanlar girdi hayatına. Sonradan anladı ki, bunların bir çoğu aslında aynı kişilerdi. Duruma ve zamana göre insanların sıfatları değişiyordu. Gereksiz yere insanları tanımaya başladı. Bir insanın hayatta başına gelen en acımasız tecrübelerden biri budur. Hayatta tanıdıkça yaklaşacağınız çok az insan vardır. Oysa ki insanlar çok kalabalıktır ve inanın bana tanıdıkça seveceğiniz her ne varsa, bu dünyaya çok seyrek dağılmıştır. Bu talihsizliği gidermenin tek yolu da seyrek bir bilinçtir. Emin değilim ama "yoğunlaştıkça tükenmek" gerçeğinin sebebi de budur diye düşünüyorum. Uykunun tam dinlenme hali olmasının sebebi de, kimseyle tanışma ihtimalinizin olmayışıdır.
Çok az uyuyordu. Öylesine ki, neredeyse kendisini tanımaya başlayacaktı. Zamanın ışığında görülen bir "ben"e inanmayı bırakıp, gerçek bir "ben" olarak var olmaya koyuldu. Yüzler, sesler, bedenler hayalle gerçek arasında bir mısranın kelimeleri oluvermişti artık. Birbirine virgüllerle bağlanmış vagonların üzerinde koşarak sona geldi. Trenin gittiği yer, O'nu terk etmişti. Bir an durup arkasına baktı. İfadesizdi. Öldürdüm O'nu. Düşerken, kolları annesine sarılacakmış gibi açıktı.
Şimdi birini tanıyorum. Tanıştığım zamanlar daha gençti. Kelimelerle susup, sessizliği sözcüklerde arıyor. Gözleri boş. Renkler yok. Hiç gibi, hiç bir zaman var olmamış gibi. Zamana hapsolmuş bir tutsak gibi. Bir sabah o da ölecek, diğerleri gibi.
Ben, ben iyiyim. Yalnız ışığı ne zaman kapatsam o iki çocuğun yüzünü görüyorum. Bir de bedenimde iki ceset taşıdığım için olsa gerek, her adımımda tenimde bir ağırlık hissediyorum. Hafifletmek içinse tenimi, gökyüzünü duymaya çalışıyorum. Bulutların sözcüklerini..
İyi bir insan olmak için çabalıyorum yer yer.. "İyi bir insan olmak için çabalamak". Ne kadar acı değil mi minnetle baktığımız nice insanın bile böyle bir sıkıntısının olması. Sanki normalde hepimiz kötü insanlarmışız gibi.
Belki de öyle. Belki de gerçekten kendimize kondurabildiğimiz ölçüde kötü insanlarız. Kötüye yüklediğimiz anlam uyarınca da çoğalır muammalığımız. Elbette ki kendimizi en iyi kendimiz biliriz ancak neyin ne olduğu konusunda o kadar da iyi değiliz. Her yükü zamanın omuzlarına yüklememek gerekir ama olayları biz yaratsak da, o olayları zamanın emrettiği kavramlarla niteleriz.
Belki de bu yüzden yaşam denilen şey, "iyinin ve kötünün ötesinde" yaşanmalı ve gerçeklik denilen şey doğru yerde aranmalı.
Şimdi size son cinayeti itiraf etmeden önce bir sır vereyim. Bir ölümün failini arıyorsanız insanların ellerine falan değil, gözlerine bakın. Her cinayetin delili, katilin bakışlarındadır.
Şimdi de son itirafıma geçeyim. Bu, benim mesul değil, tanık olduğum çoklu bir cinayet. Söylüyorum; hepiniz en az birer cinayetin failisiniz ve o cinayetin kurbanı, bizzat sizsiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder