4 Mayıs 2013 Cumartesi

Enerjisini Doğa İçin Harcayan İnsan - Özgür Gürbüz Söyleşisi



Özgür Gürbüz enerji politikaları ve doğa hakları konularına kafa yoran bir gazeteci. Bilimsel donanımı ve bu donanımı etik bir süzgeçten geçirip doğa haklarından yana almış olduğu tavır kendisini farklı kılıyor. Şimdi sözü kendisine bırakalım.


Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Türkiye’de doğa haklarını savunmak zor ancak bu kadar bilimsel temele dayanarak savunmak ve çözüm önerileri sunmak zor olduğu kadar nadir görülen bir durum. Sizin varlığınız biz doğa hakları savunucuları için mutluluk ve umut verici. Sizin özelleşmiş olduğunuz alan enerji ve bu uğurda 20 yıldan fazla bir süredir mücadele veriyorsunuz. 20 yıllık, gazetecilik, danışmanlık, proje koordinatörlüğü gibi görevlerle birlikte nefes kesen bir yolculuğunuz var. Bu yolculuğu sizden dinleyebilir miyiz?



Ben de öncelikle hakkettiğimi düşünmediğim bu övgüleriniz için teşekkür ederim. Her şey aslında Çernobil’le başladı. Annemin bize radyasyonsuz çay içirmek için bakkal bakkal dolaşıp “yabancı çay” aramasını hiç unutmadım. Görmediğimiz bir şeyden korkuyor, korunmaya çalışıyorduk. Bundan daha korkunç ne olabilir ki? 1990’ların başında sokakta “Yeşil Gazete”yi satmaya ve bir yandan da Nükleer Karşıtı Platform için imza toplamaya başladım. İnsanlar Çernobil’i bizzat yaşadıkları için canı gönülden destekliyorlardı. Bir taraftan da soruyorlardı, “elektriği nereden üreteceğiz”, “nükleer neden tehlikeli” gibi. O zaman anladım ki, tüm bu sorulara yanıt verebilmem, konuyu enine boyuna öğrenmem gerekiyor. Ancak doğru bilgiyle insanların güvenini kazanabilirdim. Zaten hep gazeteci olmayı, insanlara doğruları anlatmayı istemiştim. Farkında olmadan enerji ve ekoloji çalışmaya başladım, ilgilendiğim alanlar birleşti. Bunları ekoloji, enerji ve gazetecilik diye özetleyebilirim. Nefes ve Arkitekt dergileriyle başlayan yazı işleri, Milliyet, Yeni Yüzyıl, Yön Radyo, Liberal Bakış, Referans, Sabah, Aktüel ve Habertürk’le devam etti. Arada bir de İngiltere maceram oldu. Bir süre orada yaşadım ve yüksek lisans yaptım. Üniversite parasını çıkarmak için bir sürü farklı işte çalıştım, ilk sendika üyeliğim de oradadır. Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Servisi’nde de bir yıl görev yaptım. Bu arada çeşitli sivil toplum örgütlerinde de çalıştım. Kısa bir süre de şirketlere ve sivil toplum örgütlerine enerji konusunda danışmanlık yaptım. Sizin nefes kesen yolculuk diye tanımladığınız bu maceranın beni çok geliştirdiğini düşünüyorum.


Enerji politikaları ve doğa hakları, ülkemizde genelde birbiriyle savaşan ve enerji politikalarının galip çıktığı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Siz bu kavramların ülkemizde uzlaşmaya varabilmesi için yapılması gerekenin ne olduğunu düşünüyorsunuz?


Bu çatışma kaçınılmaz çünkü enerji, büyüme denen o yanıltıcı kelimenin ana yakıtı. Büyümenin ya da gelişmenin tanımını doğru yapmadığımız sürece bu çatışma bitmeyecek. Kapitalizm içerisinde bu çatışmanın şiddetini azaltacak bazı araçlar var. Sosyal maliyetleri hesaplamak, karbon vergileri ya da karbon ticareti uygulamak gibi. Bu araçların tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum ancak asıl sorunumuz  “gerçek ihtiyaçların” belirlenmesi. İhtiyaçlarımızın tanımını doğru yapmadığımız sürece bahsettiğim araçlar sorunları çözme konusunda yetersiz kalacaktır. Kapitalizm ise bu tanımı yapmamıza izin vermiyor. İhtiyaçları manipüle ediyor. Örneğin, evsiz bir insan şato değil, başını sokacak küçük bir ev ister. Aç insana küçük bir lokma yeter. Büyük ekran televizyon, büyük evler aslında hep tüketim toplumunun insana sonradan öğrettikleri sözde ihtiyaçlardır. Çiçek için su ve mineral, insan için barınacak yer, yiyecek temel ihtiyaçlar arasındadır. Fazla su çiçeği çürütür, fazla yemek ise insanı hasta eder. Maslow, insanın kendisine saygı duyulmasını istemesini bir ihtiyaç olarak tanımlamış, tüketim toplumu ise usta bir manipülasyonla saygıyı, sahip olunan sermaye birikiminin çokluğuyla ilişkilendirmiştir. Refah ise bugünkü sistemde satın alma gücünüzle ölçülür. Güvenlik bir bedel karşılığı satın alabileceğiniz hizmet haline getirildi. Örnekler çoğaltılabilir. O nedenle önce gerçek ihtiyaçları belirlemek, şirketlerin değil bizlerin istediklerini üretmekle işe başlamalıyız. İşin felsefesini anlamazsak tartışma “rüzgar mı olsun termik mi”nin ötesine geçemez. Bu hem bizim ülke hem de dünya için geçerli bir kural. Türkiye ve enerji özelinde konuşursak da dağıtık, yerinde üretim modellerine geçmek zorundayız. Büyük merkezi santraller tahakkümü de beraberinde getirir ve bizim gibi demokrasisi ilerlememiş ülkelerde şiddete yol açar; Gerze’de olduğu gibi. Orta ve küçük ölçekli enerji üretim biçimlerine yönelmeli, bu birimlerin sahipliğini de büyük şirketlere değil kooperatiflere, yöre halkının da hissedarı olduğu küçük şirketlere vermeliyiz. Enerjiyi akıllı kullanmayı öğrenmeli, enerji yoğun ve ithalata yönelik sektörlerden kaçmalıyız. Bugün gayri safi yurt içi hasılaya 1000 avro eklemek için bizde İrlanda’nın iki katı enerji harcanıyorsa bu işte bir terslik var demektir. Ulaşım, kentleşme politikaları da hayati önem taşıyor. Herkes enerji için dışarıya ödediğimiz paradan bahsediyor ama kimse bunun yalıtımsız evlerde yaktığımız doğalgaz, karayollarında tüketilen petrol olduğunu söylemiyor.




Birçok kesimden farklı olarak doğaya zarar veren enerji yaptırımlarına bilimsel verilerle karşı çıkıyor ve alternatifler üretiyorsunuz. Bu konuda üretip yazılmış yüzlerce makaleler, yapılan çalışmalar var. Hatta Prof. Dr. İlhan Talınlı’nın Avrupa Birliği yayın organlarında yayınlanan ve Türkiye’nin nükleere ihtiyacı olmadığını bilimsel verilerle gösterildiği meşhur bir çalışması var. Her şey bu kadar netken sizce politika üreticilerindeki bu inat neden?



Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin nükleer enerji konusunda aldığı karar tamamen siyasidir. Nükleer santraller sadece elektrik üretir ve üretilecek bu miktarın başka kaynaklardan ya da enerji verimliliğine ağırlık verilerek karşılanması mümkündür. Hükümet de bunu biliyor ama işin içinde milyarlarca dolar olunca kimse teknik, doğa veya insanlar ne düşünüyor umursamıyor. Demokrasi kültürünüz ne kadar yüksekse elektrik üretiminde nükleer enerjiyi tercih etme şansınız o kadar az. Nükleerdeki ısrarı kısaca özetlemem gerekirse, birinci nedenin nükleer enerjiyi, geleceğin enerji sistemlerini bilmemek, ikinci nedenin ise lobilerin ve büyük şirketlerin baskısı olduğunu söyleyebilirim. Japon nükleer şirketlerin Japonya’da nükleer ihale kazanamayacağı ortada. Orada yeni bir inşaat olmayacak. Ne yapacaklar, bizim gibi enerjide 30 yıl öncesinin politikalarını izleyen, halkın ne dediğini önemsemeyen ülkelere satacaklar tabi.


Dünyada doğaya saygılı enerji politikaları konusunda en iyi ve en kötü olduğunu düşündüğünüz örnekler nelerdir?



Doğaya en saygılı enerji üretimi, enerjiyi daha akıllı kullanmak, daha az tüketmektir. Daha sonra ise güneş ve onun türevleri gelir. Burada kritik nokta enerji ürettiğiniz kaynak kadar onu nasıl ve kim için ürettiğinizdir. Güneş enerjisiyle giden tank yapıyorsanız enerjiyi boşa harcıyorsunuz demektir. Bu illa dev rüzgar türbinleri, büyük güneş tarlaları yapmalıyız anlamına da gelmez. Çamaşırlarınızı güneş panelinden gelen elektrikle değil, balkonda rüzgar ve güneş enerjisiyle kurutabileceğimizi de unutmamak lazım. Kötü örneklerin başında kömür ve nükleer santralleri geliyor. İkisinin de etkileri (küresel ısınma ve nükleer atıklar) karar vericilerinin ömürlerini aşıyor. Öte yandan, endemik bir bitkinin yaşama alanına, onu yok edecek bir rüzgar türbini kuruyorsanız bu da kötüler listesinin başında yer alabilir.


Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, ilginiz ve desteğiniz için.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder