Özgür Gürbüz enerji politikaları ve doğa hakları konularına kafa yoran bir gazeteci. Bilimsel donanımı ve bu donanımı etik bir süzgeçten geçirip doğa haklarından yana almış olduğu tavır kendisini farklı kılıyor. Şimdi sözü kendisine bırakalım.
Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Türkiye’de doğa haklarını savunmak zor ancak bu kadar bilimsel temele dayanarak savunmak ve çözüm önerileri sunmak zor olduğu kadar nadir görülen bir durum. Sizin varlığınız biz doğa hakları savunucuları için mutluluk ve umut verici. Sizin özelleşmiş olduğunuz alan enerji ve bu uğurda 20 yıldan fazla bir süredir mücadele veriyorsunuz. 20 yıllık, gazetecilik, danışmanlık, proje koordinatörlüğü gibi görevlerle birlikte nefes kesen bir yolculuğunuz var. Bu yolculuğu sizden dinleyebilir miyiz?
Ben de öncelikle hakkettiğimi düşünmediğim bu övgüleriniz
için teşekkür ederim. Her şey aslında Çernobil’le başladı. Annemin bize
radyasyonsuz çay içirmek için bakkal bakkal dolaşıp “yabancı çay” aramasını hiç
unutmadım. Görmediğimiz bir şeyden korkuyor, korunmaya çalışıyorduk. Bundan
daha korkunç ne olabilir ki? 1990’ların başında sokakta “Yeşil Gazete”yi
satmaya ve bir yandan da Nükleer Karşıtı Platform için imza toplamaya başladım.
İnsanlar Çernobil’i bizzat yaşadıkları için canı gönülden destekliyorlardı. Bir
taraftan da soruyorlardı, “elektriği nereden üreteceğiz”, “nükleer neden
tehlikeli” gibi. O zaman anladım ki, tüm bu sorulara yanıt verebilmem, konuyu
enine boyuna öğrenmem gerekiyor. Ancak doğru bilgiyle insanların güvenini
kazanabilirdim. Zaten hep gazeteci olmayı, insanlara doğruları anlatmayı
istemiştim. Farkında olmadan enerji ve ekoloji çalışmaya başladım, ilgilendiğim
alanlar birleşti. Bunları ekoloji, enerji ve gazetecilik diye özetleyebilirim.
Nefes ve Arkitekt dergileriyle başlayan yazı işleri, Milliyet, Yeni Yüzyıl, Yön
Radyo, Liberal Bakış, Referans, Sabah, Aktüel ve Habertürk’le devam etti. Arada
bir de İngiltere maceram oldu. Bir süre orada yaşadım ve yüksek lisans yaptım.
Üniversite parasını çıkarmak için bir sürü farklı işte çalıştım, ilk sendika
üyeliğim de oradadır. Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Servisi’nde de bir yıl
görev yaptım. Bu arada çeşitli sivil toplum örgütlerinde de çalıştım. Kısa bir
süre de şirketlere ve sivil toplum örgütlerine enerji konusunda danışmanlık
yaptım. Sizin nefes kesen yolculuk diye tanımladığınız bu maceranın beni çok geliştirdiğini
düşünüyorum.
Bu çatışma
kaçınılmaz çünkü enerji, büyüme denen o yanıltıcı kelimenin ana yakıtı.
Büyümenin ya da gelişmenin tanımını doğru yapmadığımız sürece bu çatışma
bitmeyecek. Kapitalizm içerisinde bu çatışmanın şiddetini azaltacak bazı
araçlar var. Sosyal maliyetleri hesaplamak, karbon vergileri ya da karbon
ticareti uygulamak gibi. Bu araçların tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum ancak
asıl sorunumuz “gerçek ihtiyaçların” belirlenmesi. İhtiyaçlarımızın
tanımını doğru yapmadığımız sürece bahsettiğim araçlar sorunları çözme
konusunda yetersiz kalacaktır. Kapitalizm ise bu tanımı yapmamıza izin
vermiyor. İhtiyaçları manipüle ediyor. Örneğin, evsiz bir insan şato değil,
başını sokacak küçük bir ev ister. Aç insana küçük bir lokma yeter. Büyük ekran
televizyon, büyük evler aslında hep tüketim toplumunun insana sonradan
öğrettikleri sözde ihtiyaçlardır. Çiçek için su ve mineral, insan için
barınacak yer, yiyecek temel ihtiyaçlar arasındadır. Fazla su çiçeği çürütür,
fazla yemek ise insanı hasta eder. Maslow, insanın kendisine saygı duyulmasını
istemesini bir ihtiyaç olarak tanımlamış, tüketim toplumu ise usta bir
manipülasyonla saygıyı, sahip olunan sermaye birikiminin çokluğuyla
ilişkilendirmiştir. Refah ise bugünkü sistemde satın alma gücünüzle ölçülür.
Güvenlik bir bedel karşılığı satın alabileceğiniz hizmet haline getirildi.
Örnekler çoğaltılabilir. O nedenle önce gerçek ihtiyaçları belirlemek,
şirketlerin değil bizlerin istediklerini üretmekle işe başlamalıyız. İşin
felsefesini anlamazsak tartışma “rüzgar mı olsun termik mi”nin ötesine geçemez.
Bu hem bizim ülke hem de dünya için geçerli bir kural. Türkiye ve enerji
özelinde konuşursak da dağıtık, yerinde üretim modellerine geçmek zorundayız.
Büyük merkezi santraller tahakkümü de beraberinde getirir ve bizim gibi demokrasisi
ilerlememiş ülkelerde şiddete yol açar; Gerze’de olduğu gibi. Orta ve küçük
ölçekli enerji üretim biçimlerine yönelmeli, bu birimlerin sahipliğini de büyük
şirketlere değil kooperatiflere, yöre halkının da hissedarı olduğu küçük
şirketlere vermeliyiz. Enerjiyi akıllı kullanmayı öğrenmeli, enerji yoğun ve
ithalata yönelik sektörlerden kaçmalıyız. Bugün gayri safi yurt içi hasılaya
1000 avro eklemek için bizde İrlanda’nın iki katı enerji harcanıyorsa bu işte
bir terslik var demektir. Ulaşım, kentleşme politikaları da hayati önem
taşıyor. Herkes enerji için dışarıya ödediğimiz paradan bahsediyor ama kimse
bunun yalıtımsız evlerde yaktığımız doğalgaz, karayollarında tüketilen petrol
olduğunu söylemiyor.
Birçok
kesimden farklı olarak doğaya zarar veren enerji yaptırımlarına bilimsel
verilerle karşı çıkıyor ve alternatifler üretiyorsunuz. Bu konuda üretip
yazılmış yüzlerce makaleler, yapılan çalışmalar var. Hatta Prof. Dr. İlhan
Talınlı’nın Avrupa Birliği yayın organlarında yayınlanan ve Türkiye’nin
nükleere ihtiyacı olmadığını bilimsel verilerle gösterildiği meşhur bir
çalışması var. Her şey bu kadar netken sizce politika üreticilerindeki bu inat
neden?
Türkiye’de
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin nükleer enerji konusunda aldığı karar tamamen
siyasidir. Nükleer santraller sadece elektrik üretir ve üretilecek bu miktarın
başka kaynaklardan ya da enerji verimliliğine ağırlık verilerek karşılanması
mümkündür. Hükümet de bunu biliyor ama işin içinde milyarlarca dolar olunca
kimse teknik, doğa veya insanlar ne düşünüyor umursamıyor. Demokrasi kültürünüz
ne kadar yüksekse elektrik üretiminde nükleer enerjiyi tercih etme şansınız o
kadar az. Nükleerdeki ısrarı kısaca özetlemem gerekirse, birinci nedenin
nükleer enerjiyi, geleceğin enerji sistemlerini bilmemek, ikinci nedenin ise
lobilerin ve büyük şirketlerin baskısı olduğunu söyleyebilirim. Japon nükleer
şirketlerin Japonya’da nükleer ihale kazanamayacağı ortada. Orada yeni bir
inşaat olmayacak. Ne yapacaklar, bizim gibi enerjide 30 yıl öncesinin
politikalarını izleyen, halkın ne dediğini önemsemeyen ülkelere satacaklar tabi.
Doğaya en
saygılı enerji üretimi, enerjiyi daha akıllı kullanmak, daha az tüketmektir.
Daha sonra ise güneş ve onun türevleri gelir. Burada kritik nokta enerji
ürettiğiniz kaynak kadar onu nasıl ve kim için ürettiğinizdir. Güneş
enerjisiyle giden tank yapıyorsanız enerjiyi boşa harcıyorsunuz demektir. Bu
illa dev rüzgar türbinleri, büyük güneş tarlaları yapmalıyız anlamına da
gelmez. Çamaşırlarınızı güneş panelinden gelen elektrikle değil, balkonda
rüzgar ve güneş enerjisiyle kurutabileceğimizi de unutmamak lazım. Kötü
örneklerin başında kömür ve nükleer santralleri geliyor. İkisinin de etkileri
(küresel ısınma ve nükleer atıklar) karar vericilerinin ömürlerini aşıyor. Öte
yandan, endemik bir bitkinin yaşama alanına, onu yok edecek bir rüzgar türbini
kuruyorsanız bu da kötüler listesinin başında yer alabilir.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder