28 Mayıs 2013 Salı

İnsaf, Biber Gazı ve Polis


Bunu yapan canlı ile aynı ülkenin vatandaşıyız ve kendisi bizim huzurumuzu sağlamakla görevli. Buyrun siz hesaplayın, içinde bulunduğumuz durumu.

Betonunu Kardığım

Dün gece saat tam 00:33'te Prof. Dr. Beyza Üstün, benim de dahil olduğum bir platforumun mailine bir mail yolladı. Gezi Parkı'nda yıkımın başladığını söyleyip, gidebilecek olanların gitmesini, basından kimselere ulaşabileceklerin de ulaşmaya çalışmasını rica ediyordu. Yani gecenin bir yarısında devlet, ağaçkarı yıkmaya başlamıştı. Aynen saçma sapan bazı yasalarda yaptıkları gibi ağaçları da gecenin köründe kesip halledeceklerdi. Şimdi ilk soruyu soralım;
-Bir devlet, kendisinin seçen halka çaktırmamak için en önemli ve kamuoyunun ilgisinin bulunduğu faaliyetleri gece yarısı yapar mı?
Devam edelim. Sabah uyandığımda da değişik kurum ve kişilerden buna benzer birkaç mail birikmişti. Sosyal medyada da ciddi bir gündem oluşmuş. Bu sabah yine Gezi Parkı'ndan bilgiler gelmeye başladı. Az sayıda insan direnmekteydi ancak yıkım ekipleri tabii ki direnenleri umursamamaya çalışıyorlardı. Az sonra polislerin müdahalese başladı. Şimdi buraya kadar hemen herşey normal (3. sınıf bir ülke için) görünüyor değil mi? Şimdi hazır olun ve şu yazıya bakın;
Nasıl, ilginç değil mi? Devlet memuru kılığına girmiş siviller, size devlet kılığına girmiş bir özel şirket hissi uyandırmıyor mu? Böyle saçmalık olur mu peki? Bence olur. Mesela düşünülmesi gereken küçücük bir soru daha sorayım;
-Hükümet hemen her şeyi özelleştirirken, inşaat sektörünü bir anlamda neden devletleştirdi? Kendi neo-liberal sisteminde bir gedik oluşturmak işlerine mi geliyordu yoksa?

Şimdi olay biraz ilginç olmaya başladı değil mi? Günün geri kalanında da değişen bir şey pek olmadı. Sivil toplum örgütlerimiz yine tepki kabızlığı yaşayarak, olay yerine gidip direnişe katılmak yerine laf ürettiler. Akşam da toplaşıyorlar hayırlısıyla. Tabii bu arada, çalışmalar durduruldu. Sırrı Süreyya Önder'in de büyük etkisiyle yıkım ekipleri ufaktan bir geri adım attılar. He bu arada, aradan geçen o kadar saatte birtek Gürsel Tekin ile Gülseren Onanç'ı yanında görebildik. Ne diyelim, helal olsun Sırrı'ya.

Ne olacağını biliyor musunuz? Taksim Gezi Parkı AVM olacak. Kimse de bunu engelleyemeyecek. Bunun sebebini de kendimce söyleyeyim; bizim memlekette tepkiler ne yazık ki en fazla 3 gün sürüyor. Sonra da imza kampanyalarına bağlıyoruz olayı. Sonra da öyle sürüp gidiyor.
Peki burada mevzu sadece Gezi Parkı mı? Kesinlikle hayır. Burada olay, hükümetin para için yapabilecekleri. Biraz tarihle süsleyip, azıcık hatıra katıp, bolca boş lafla besledikten sonra neoliberalizmin en uç halini "muhafaza edilecek değer" olarak önümüze koyuyorlar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayata devam. Çünkü bizim halkımız ne yazık ki bunu seviyor. Mesela şu sahneden sonra bile şunu söyleyecek insan tanıyorum  : "Devlet yatırım yapıyor, ekmek veriyor, bu şerefsizler de işte ancak devlete kafa tutsun. Helal olsun polise. Bunların ağzına sıçacaksın işte böyle."

Malum, bizim millet vuranı, kıranı, öldüreni pek sever. Belki tam olarak bağlantılı değil ama nedense bana çok tanıdık geldi bir görüntü. Hani şu Erdal Eren'i astıran Kenan Evren'in Taksim konuşması var ya. Oradaki kitle, sloganlar, coşmaları falan. Neyse ya boşverin..
Sonuç olarak elbet birgün bir şeyler değişecek. Nazım'ın dediği gibi;
"Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...." 

Birileri gidip, birileri kalacaktır. Ancak zannediyorum ki o güne şahitlik eden nesil biz olmayacağız. Çünkü tarih, hiçbir nesle hakketmedikleri gerçeklik vermez.
He bu arada, yarın 3. Köprü'nün temel atma töreni var. Vatana millete hayırlı olsun.

Rehyanlı'yı Unutmamak

Bu ülkede yaşayan insanlar 5 sene sonra bambaşka koşullarda hayatlarına devam ediyor olacaklar. Kaba, vizyonsuz, gerici, para için eline geçen her şeyi yıkabilen, sınır komşusundaki iç savaşta taraf olup silah temini yapan, insanların yatak odalarında ne yaptığına kadar karışan, kendisinden başka hiç kimseyi umursamayan bir devlet anlayışının sonraki durağının ne olacağı bilinmez. İşte bu nedenle, bu saatten sonra "ay banane şekerim sonuçta pkk bitecek yani bu çok radikal bir adım hükümet için, tebrik ederim" kafasının  5 kuruşluk değeri yok. Hele ki "Başbakan çok karizmatik adam abi, bir de o taraftan bakmak lazım." kafasını topyekkün lanetliyorum.

Reyhanlı'da resmi rakamlara göre 52 insan öldü. RedHack'in yayınladığı belgelere göre herkesin her şeyden haberi vardı. Olayı El-Nusra planladı ve bombalar patladı. El-Nusra'nın 1 numarası, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından terörist ilan edilirken, bizim hükümetimiz sorgusuz sualsiz tüm muhalif grupları kardeşi ilan etti. Suriye'de Esad'ın kimyasal silah kullandığını iddia ederken, muhaliflerin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı aynen şu tavrı takındı;
 
Ne kadar üzücü değil mi? İşte bizim hayatımızı şekillendiren o yasaları bu tip insanlar yapıyor arkadaşlar. İşte böyle bir zamanda en çok da sanatçıların ve bilim insanlarının seslerini yükseltmelerine ihtiyaç var. Bunu yapmayan bütün sanatçılar ve bilim insanları tarihin önünde sorumludur. Ama umudu tüketmemek lazım çünkü bir de Ceylan Ertem hassasiyetinde olanlar var. İşte ben onları çok seviyorum. İşte kendisinin Reyhanlı için hazırladığı video.

notlar 3

Çok uykum var.

Bunu bu akşam buldum;
"Siz güneşi batırmadığınız sürece, burada asla gece olmaz." 
Bence güzel laf ama kullanılacak yer lazım. Biz bir tane düşündük mesela. Seneye Mayıs'ta Efes'deyiz.

İyi insanla kötü insan arasında, abartısız söylüyorum yürüyerek 5 dakikalık mesafe var.

Roman yazmak sanat, öykü yazmak sanat ise monolog yazmak da sanattır. Hatta sanatın dibidir. Açık edeyim. 

Size bir sır vereyim mi gençler? Herkes hemen hemen aynı.


26 Mayıs 2013 Pazar

notlar - 2

Türkiye'nin bence 2 temel sorunu var. Biri sevgisizlik, diğeri vizyonsuzluk.İnsanların birbirini sevmediği aşikar. Uzun uzadıya toplum teorisi incelemeye gerek yok. Sokakta can çekişen birini görse, dönüp bakmayacak hale geldi insanlar. Bilinen tüm büyük organizasyonlar da (siyasal partiler, spor kulüpleri, medya vs.) bu sevgisizliği ve ayrışmayı çok güzel besliyor. Vizyonsuzluk ise milli sporumuz olmuş durumda. Bireyden devlete  vizyon sefaleti ne yazık ki çok fazla rastlanılan bir durum oldu.
21. yüzyılda silah, yalnızca bir ölüm makinesidir. Silahla yapılacak her şeye karşı durmak, benim için tek geçerli tavırdır. Sanat ve bilim dışında hiçbir şey dünyaya kalıcı bir güzellik getirmez.
Tesla büyük adam ama isimden kaybediyor olabilir. Ne bileyim biraz daha heybetli olsa iyi olurmuş.
Siyaseti çok da ciddiye almamak lazım.
Siyasileri hiç ciddiye almamak lazım.
Dün akşam tekrar düşündüm, bir insanın hangi millet ya da dinden olduğu hiç ama hiç umrumda değilmiş. Biliyordum da, bu kadar olduğunu bilmiyordum.
Talat Paşa masonmuş, Enver Paşa değilmiş. Hatta Talat Paşa büyül üstad imiş. Bunun da sebebi o dönemde Abdülhamit'in jurnallerinin giremediği tek yerin mason locaları olmasıymış. Murat Bardakçı öyle diyor.
Bob Dylan, adamsın.
"The National" siz de adamsınız.
Lise arkadaşlarımı çok özlüyorum.

Not: Migrenden ölen insan varmış. Çok korkuyorum.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Mozart'a Dair

Deha insana zaman zaman olmayacak işler yaptırabilir. Üstelik bu küçük zamanların içine yerleştiği kocaman zamanlar da tamamen belirsiz ve rassal olabilir. 18. yüzyıla çılgınca kıyak geçmiş olan tarih o dönemi Mozart adında da bir canlı yollamış.
4 yaşında şunu yaptı, 7 yaşında şunu yaptı falan diye google bilgisi vermeyeceğim. Nitekim kendisinin nasıl bir dahi olduğunu anlamak için müziklerini dinlemek yeterli. Üstelik dinlerken teknik olarak bir bilgi birikiminizim olmasına gerek de yok. Sanırım O'nun dahiliğinin evrensel ıspatı da bu.
Şimdi oturun bir yazı yazın. Duygularınızı yazın mesela. Sonra o kağıdı bir kenara koyun. Mozart açın. Tekrar yazmaya başlayın aynı duyguları. 2 kağıdı yan yana koyun ve okuyun. Aradakş fark, Mozart'tır.
Farklı kaynaklardan edindiğim bilgilere göre kendisi vakti zamanında çeşitli bölgelerde yapılan aydınlanma toplantılarının da önemli konuklardanmış.Yani kendisi öyle "Amadeus" filminde anlatıldığı kadar konuya uzak olmayabilir. Zaten öyle bir zekadan da beklenen budur.
Bir de eskiden bir kitap geçmişti elime, "Dostum Mozart" diye. Bulursanız muhakkak okuyun derim. Mozart'ın müthiş dehasını çok güzel anlatıyor Nadir Nadi. Aynı zamanda da Mozart'ın biraz seks düşkünü olduğu çıkarımını yaptığımı hatırlıyorum aynı kitaptan.
Hocası Haydn'ı da çokça trollemiş, hocasının etkisini hissetmesi gerekirken, hocasının müziğini etkilemiştir.
Salieri ile yaşamış olduğu şeylerin ise bir kısmının rivayet olduğuna dair yaygın bir görüş var. Kim bilir, belki de doğrudur. Artık değişen bir şey yok.
Sonuç olarak oradan geriye kalan, insanlığın büyük miras ve mucizesi Mozart olmuştur.
Bence biraz kendisiyle yalnız kalın, iyi gelecektir.



23 Mayıs 2013 Perşembe

aksak

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Notlar

Bazı insanlar, ya ne kadar iyi yazdıklarının farkında değiller ya da farkındalar ama belli etmiyorlar.
bak bi. http://duruyorum.tumblr.com/
Spor Toto Süper Lig kaldırılsın diye kampanya yapsam, başarılı da olsa, yayıncı kuruluş beni kuytuya kıstırır mı?
Yok eğer kaldırılmayacaksa tüm stadlara şu yazı asılsın :  "Şu anda yaptığınız şey futbol oynamak ve futbol bir oyundur."
Sonuna gelmişken olacak iş değil. Belki de olacak iş. Neyse bakalım.
Mehmet Karaca, Mehdi Eker, GDO, Mersin Limanı, Pirinç. Ayyaye koko cambo ayyayeeeee!!!!!!
İstediğiniz ideolojiye inanın, sanat devrimi olmadan hiç bir devrim olmayacak.
Sanat demişken, Orhan Pamuk okumaya başladım tekrar. Anlatım dili çok başarılı bence. Çok fazla başarılı hatta. Adamın hakkını yememek lazım.
He bana deselerdi ki "sizden birine nobel vermek istiyoruz kim olsun?" Ben Yaşar Kemal derdim ama ne yazık ki bana sormuyorlar.
"Binbir Çiçekli Bahçe" çok okunası bir kitap. Ama bu kitaba da siyaset filtreli gözlüklerle bakmayın olur mu?
http://www.idefix.com/kitap/binbir-cicekli-bahce-yasar-kemal/tanim.asp?sid=XGSAHJZSP812F1URAD73
Bugün de Ozan "Halimden Konan Anlar" diye bir grup gösterdi, dinlemesi gayet keyifli. Bundan önce de 123'ü söylemişti. O da çok başarılıydı. Scout ekibi gibi adam.
Hadi ben kaçtım.



19 Mayıs 2013 Pazar

Behzat Ç. Bitti

Ben pek dizi bilmem. Merak da etmem. Zamanında "Yeditepe İstanbul" vardı, "İkinci Bahar" vardı, onları izlerdim. Sonra işte yeni yeni diziler peydah oldu. Ben tam o sıra lisede yatılı okuduğum için pek bir dizi kültürüm olmadı. Sonrasında da yeltenmedim. Ta ki Behzat Ç.'ye kadar.
Emrah Serbes'in yarattığı bir adam ve bir hikaye vardı ortada. Aslına bakılırsa polisiyeden daha fazlası, ama polisiyenin de dibiydi Behzat. Ara sıra öyle karakterler girip çıktı ki diziye, bazıları hala onlarla hatırlar bu diziyi. Ercan Mehmet Erdem denen adam öyle bir senaryo haline getirdi ki Emrah'ın romanını aşık etti bizi.
Bir yandan günceli takip ederken bir yandan da hikayenin dışına çıkmamaya çalıştı. Öyle şeyler söyletti ki bazen Behzat'a, yok artık dedik.
Hayalet, Akbaba, Harun, Eda, Ercü, Memduh Başgan, Savcı Esra, Şule, Barbaros öyle güzeldiler ki gittiklerinde resmen bizden de bir şeyler aldılar.
Ama bir adam var ki, bu ülkede oyunculuğa sınıf atlattı. Erdal Beşikçioğlu. Sağ olsun, var olsun.
İşte bu da 96 bölümün özeti. Belki siz de seversiniz.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

hoşgeldin nurhayat

Bildiğiniz üzere burada olabildiğince hayata, insana, sanata dair yazılar olsun istiyorum. Bu süreçte anladım ki her işi bilenine bırakmak lazım. Tabii bunu anlamış olmam yapmamı gerektirmiyor. Ben bırakmadım ancak bu işi benden çok daha iyi yapabilecek birini bu blogda yazmaya ikna edebildim. Kendisi her zamanki nezaketiyle beni kırmayıp canı sıkıldıkça buraya bir şeyler yazmayı kabul etti. Ben de merakla bekliyorum. Hoşgeldin Nurhayat Yıldırım. 

14 Mayıs 2013 Salı

Sabah Şarkıları, Başka Bir Günaydın Deyiş.

                                                  Bu biiiiiiiiir!
                                                   Bu ikiiiiiiiiiii!
                                                  Bu üüüüüüüüç!
Ceylan Ertem'e birazcık kıyak geçildi gibi oldu ama idare edin. Ya da etmeyin. Up to you.

Dostlar Birbirlerini Yalnız Bırakmazlar

mı?

Cevap:

Salazar Haklı Beyler! - Futbol Hayatın Neresinde?

Burak Yıldırım. Kalbinden bıçaklanarak öldürüldü. Üzerinde fenerbahçe forması, katilin üzerinde de galatasaray forması vardı. O günden beri bütün haberlerde ismini duyuyoruz rahmetlinin. Spor programlarında, gazetelerin spor köşelerinde Burak Yıldırım üzerinden barış, hoşgörü, dostluk güzellemeleri yapıp şiddeti lanetliyorlar.
Bir spor, iki takım. Bu takımlar ekonomik anlamda inanılmaz güçlüler. İkisinin de tarihi 100 yıldan eski ve hitap ettikleri çok geniş kitleler var.
Peki ne işe yarıyorlar? 
Eğlendiriyorlar. Bu takımların dünyadaki tek olayı bu. Daha fazla anlam yüklemeye hiç gerek yok. Onlar sadece eğlendirmek için varlar. Bunun yanında da çok iyi birer araçlar. Ne için mi? Radikalizmi ve taraflaşmayı kanalize etmek için. Kitlelerin örgütlenme, aidiyet, sahiplenme eğilimlerini sonuna kadar karşılayan yapılar yani. Üstelik bir de bu yapılanmalara eğlence dışında her türlü kavram da yüklenince tam bir kaymaklı ekmek kadayıfı çıkıyor ortaya.
Bakın kulüplerimize yüklenen anlamlar;
- Halkın takımı,
- Şeref timsali,
- Cumhuriyet,
- Avrupa Fatihi,
- Aşk,
- Uğrunda ölünecek şey.
Şimdi bir daha okuyun o listeyi. Bir düşünün. Hayatınızdaki kaç insan için kullandınız bu kadar büyük söylemleri? Ne kadar az değil mi, belki de yok hatta. Ama bu kulüpler için sorgusuz sualsiz kullanıyoruz toplumca. Hatta o derece ve öylesine ki bu kendi yüklediğimiz kavramlar uğruna birbirimize karşı kutuplaşmaya başladık. İdeolojilerimiz ve inançlarımız futbol kulüplerimiz oldu. Buradan siyasi bir şey çıkar mı? Bence çıkmaz ama insanlık adına çok fazla şey çıkar. Bilinçaltındaki bir çok şeyi tatmin eden futbol artık evrilmiştir. Önceleri kimseye bir zararı olmayan taraftarlık futbolun vahşice endüstriyelleşmesiyle birlikte bambaşka bir boyuta evrildi bizim geri kalmış ülkemizde. İslam Çupi'ler, Metin Oktay'lar, Baba Hakkı'lar bir daha gelmeyecek arkadaşlar. He bugün gelseler onlar da radikalleşirdi.
Bakın büyük takım oyuncularımıza, büyük takım yöneticilerimize. Birbirinin gözünün içine baka baka annelerine küfür ediyorlar. Milyonlarca taraftarı olan kulüplerin başkanları sanki mahalle takımının başkanıymış gibi, kitle psikolojisini hiç hesaba katmadan bir "borsa spekülatörü" edasında konuşabiliyorlar. Birbirlerine olmayacak laflar söyleyip kitleleri ayrıştırabiliyorlar. Biz de bunlarla vakit harcıyoruz. Hatta vakit, enerji ne varsa hepsini birlikte harcıyoruz. Devam edelim. Bu esnada hayatta çok acayip şeyler oluyor. Onu da boşverelim.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Ölü Doğmuş Çocuklar

Orhav Veli'nin bir tabiri bu. Yeniliğe kapalı olan, çağa ayak uydurmaya çalışmayan insanlar için kullanıyor bunu çok eski bir yazısında.
İyimser davranmış bana kalırsa. Şimdi neleri var neleri. O dönemde en azından çağa ayak uydurmamak gibi bir tavır takınabilmiş kesimden bahsederken kullanmış bu tabiri. Şimdi ise belki hayatı boyunca hiçbir şeye tavır almamış, alamamış o kadar çok dallama var ki sokaklarda. Güç imgesine sırtını dayamış o kadar fazla beşer var ki bu günlerde. Gücün bir gün el değiştirebileceğinden bile haberi olmayan...
Sırf para ve itibar uğruna, gelecek kaygısına düşmemek için karakter kaygısını çöpe atmış o kadar çok canlı var ki..
Bu ülkede böylesine vicdansız, böylesine tepkisiz kalabilmek ne güzel meziyettir. Ne mutlu o lavuklara ki başlarındaki kimse ne söylerse onu söylerler. Düşünmez, tartışmaz, karara varmazlar. Çünkü bunların hepsi, onların yerine yapılır zaten. Onlara da bu geleneği sürdürmek kalır.
Ölümlere, savaşlara, tecavüze, adaletsizliğe, yasaklamalara, haksız gözaltılara, zulümlere, işkencelere ses çıkaramayan insan, nefes alıyor mudur? Olur mu öyle saçma şey? Hele ki bir insan üniversite çağında ses çıkaramazsa bunlara, ne zaman çıkarır? O da bilinmez. Çok yazık. Aydınlığı birlikte inşa etmek varken, sanatla, bilimle bir gelecek yaratmak varken neden böylesine körleştirir insanlar akıllarını?
Vicdanları el veriyorsa söyleyecek söz yok ancak eğer vicdanları sızlayıp ses çıkaramıyorlarsa o zaman bir kere daha yazıklar olsun. Vicdanınızı bastıracak ne var diye sorarlar insana.
İşte böyle insanlardır benim için "ölü doğmuş çocuklar". Yazık onlara çünkü bir gün elbette bu dünyada umudun, sanatın, bilimin ve hürlüğün türküsü söylenecek ancak onlar bu sözleri asla anlamayacaklar.

Sanatın Dini İmanı Milleti

E bu Türkçe pop. Gel gel sarışınım gel.
Sezen söylüyordu bunu işte. Bizim memleketin şarkısı.
Dur bi dakika. Dinata Dinata yazıyor bunda.
Eleftheria Arvanitaki'nin bir şarkısı bu. Kendisi Yunan.
Görüntüdeki amca da Ara Dinkjian. Diyarbakır doğumlu.
Ermeni asıllı. Amerika'da yaşıyor.
Lan sakın bu sanat, bizim çizdiğimiz o çizgilere uymuyor olmasın!
Pasaportsuz, vizesiz sınırları geçiyor besbelli bu pezevenk.
Geçen yine öyle durdum bakıyorumş. Şahane bir şiir.
Savaş'ın ne kadar gerizekalıca ve vicdansızca olduğunu anlatıyor özetle.
Bir baktım yazarına Bertold Brecht. Kimdir bu herif?
Alman komünistlerinden. 18'lerin sonlarında doğmuş, ömür boyu da sanatı ve insanlığıyla yaşamış.
Kimseye eyvallahı yok. Hitler'e bile. Yani Almanya'nın yüz aklarından.
Sene 2013, yer Türkiye ve ben barış isteğimi bu adamın sözleriyle dile getiriyorum.
Orhan Veli var sonra. Siz yine bir tek şairliğiyle bilin O'nu.
Ama kendisinin düşüncesi, fikri hala çok laf söylüyor bizim çorak beyinlerimize.
Picasso denen eli boyalı adam ne yaptı "Guernica" ile? Hay bin İspanya!
Daha nice örnek veririm derdim ama demeyeceğim. Bakın diyemiyorum değil, demeyeceğim.
Çünkü sanatın içinden böyle örnek seçilmez. Sanat zaten budur.
Bir kalemle kafi kağıda bakan bu aptal haritalarımız yetmez sanatı sınırlamaya.
Ama bir dakika!
Bunlar demek değildir ki sanatın yereli olmaz.
Hem de bal gibi olur. Olur ki en güzeli de oradan çıkar.
Yaşar Kemal dünyanın en güzel yerel ağzıyla seslenmedi mi tüm dünyaya?
Tolstoy sakalını bir kenara atıp tam da o dönemdeki kendi yerelini yazmadı mı?
Mehmed Uzun, Adalet Ağaoğlu vs. Bu insanlar hangi dilleri hangi biçimde kullandılar?
Oturup düşünmek gerekmez mi?
O yerelleri bölebilir mi peki sınırlar? Kafanızı çevirip ortadoğu haritasına bakın.
Bölebilmiş mi?
Peki devletler, o yereli yerellikten çıkarabilmiş mi tarih boyu?
Şimdi yine bakın aynı haritaya. Biraz düşünün.
Çıkarabilmiş mi dersiniz?


5 Mayıs 2013 Pazar

dünyanın en kısa savaş karşıtı manifestosu




"Duvara tebeşirle "Savaş İstiyoruz!" diye yazmışlar,
 Bunu yazan, vuruldu çoktan."

                                     Bertolt Brecht

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Enerjisini Doğa İçin Harcayan İnsan - Özgür Gürbüz Söyleşisi



Özgür Gürbüz enerji politikaları ve doğa hakları konularına kafa yoran bir gazeteci. Bilimsel donanımı ve bu donanımı etik bir süzgeçten geçirip doğa haklarından yana almış olduğu tavır kendisini farklı kılıyor. Şimdi sözü kendisine bırakalım.


Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Türkiye’de doğa haklarını savunmak zor ancak bu kadar bilimsel temele dayanarak savunmak ve çözüm önerileri sunmak zor olduğu kadar nadir görülen bir durum. Sizin varlığınız biz doğa hakları savunucuları için mutluluk ve umut verici. Sizin özelleşmiş olduğunuz alan enerji ve bu uğurda 20 yıldan fazla bir süredir mücadele veriyorsunuz. 20 yıllık, gazetecilik, danışmanlık, proje koordinatörlüğü gibi görevlerle birlikte nefes kesen bir yolculuğunuz var. Bu yolculuğu sizden dinleyebilir miyiz?



Ben de öncelikle hakkettiğimi düşünmediğim bu övgüleriniz için teşekkür ederim. Her şey aslında Çernobil’le başladı. Annemin bize radyasyonsuz çay içirmek için bakkal bakkal dolaşıp “yabancı çay” aramasını hiç unutmadım. Görmediğimiz bir şeyden korkuyor, korunmaya çalışıyorduk. Bundan daha korkunç ne olabilir ki? 1990’ların başında sokakta “Yeşil Gazete”yi satmaya ve bir yandan da Nükleer Karşıtı Platform için imza toplamaya başladım. İnsanlar Çernobil’i bizzat yaşadıkları için canı gönülden destekliyorlardı. Bir taraftan da soruyorlardı, “elektriği nereden üreteceğiz”, “nükleer neden tehlikeli” gibi. O zaman anladım ki, tüm bu sorulara yanıt verebilmem, konuyu enine boyuna öğrenmem gerekiyor. Ancak doğru bilgiyle insanların güvenini kazanabilirdim. Zaten hep gazeteci olmayı, insanlara doğruları anlatmayı istemiştim. Farkında olmadan enerji ve ekoloji çalışmaya başladım, ilgilendiğim alanlar birleşti. Bunları ekoloji, enerji ve gazetecilik diye özetleyebilirim. Nefes ve Arkitekt dergileriyle başlayan yazı işleri, Milliyet, Yeni Yüzyıl, Yön Radyo, Liberal Bakış, Referans, Sabah, Aktüel ve Habertürk’le devam etti. Arada bir de İngiltere maceram oldu. Bir süre orada yaşadım ve yüksek lisans yaptım. Üniversite parasını çıkarmak için bir sürü farklı işte çalıştım, ilk sendika üyeliğim de oradadır. Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Servisi’nde de bir yıl görev yaptım. Bu arada çeşitli sivil toplum örgütlerinde de çalıştım. Kısa bir süre de şirketlere ve sivil toplum örgütlerine enerji konusunda danışmanlık yaptım. Sizin nefes kesen yolculuk diye tanımladığınız bu maceranın beni çok geliştirdiğini düşünüyorum.


Enerji politikaları ve doğa hakları, ülkemizde genelde birbiriyle savaşan ve enerji politikalarının galip çıktığı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Siz bu kavramların ülkemizde uzlaşmaya varabilmesi için yapılması gerekenin ne olduğunu düşünüyorsunuz?


Bu çatışma kaçınılmaz çünkü enerji, büyüme denen o yanıltıcı kelimenin ana yakıtı. Büyümenin ya da gelişmenin tanımını doğru yapmadığımız sürece bu çatışma bitmeyecek. Kapitalizm içerisinde bu çatışmanın şiddetini azaltacak bazı araçlar var. Sosyal maliyetleri hesaplamak, karbon vergileri ya da karbon ticareti uygulamak gibi. Bu araçların tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum ancak asıl sorunumuz  “gerçek ihtiyaçların” belirlenmesi. İhtiyaçlarımızın tanımını doğru yapmadığımız sürece bahsettiğim araçlar sorunları çözme konusunda yetersiz kalacaktır. Kapitalizm ise bu tanımı yapmamıza izin vermiyor. İhtiyaçları manipüle ediyor. Örneğin, evsiz bir insan şato değil, başını sokacak küçük bir ev ister. Aç insana küçük bir lokma yeter. Büyük ekran televizyon, büyük evler aslında hep tüketim toplumunun insana sonradan öğrettikleri sözde ihtiyaçlardır. Çiçek için su ve mineral, insan için barınacak yer, yiyecek temel ihtiyaçlar arasındadır. Fazla su çiçeği çürütür, fazla yemek ise insanı hasta eder. Maslow, insanın kendisine saygı duyulmasını istemesini bir ihtiyaç olarak tanımlamış, tüketim toplumu ise usta bir manipülasyonla saygıyı, sahip olunan sermaye birikiminin çokluğuyla ilişkilendirmiştir. Refah ise bugünkü sistemde satın alma gücünüzle ölçülür. Güvenlik bir bedel karşılığı satın alabileceğiniz hizmet haline getirildi. Örnekler çoğaltılabilir. O nedenle önce gerçek ihtiyaçları belirlemek, şirketlerin değil bizlerin istediklerini üretmekle işe başlamalıyız. İşin felsefesini anlamazsak tartışma “rüzgar mı olsun termik mi”nin ötesine geçemez. Bu hem bizim ülke hem de dünya için geçerli bir kural. Türkiye ve enerji özelinde konuşursak da dağıtık, yerinde üretim modellerine geçmek zorundayız. Büyük merkezi santraller tahakkümü de beraberinde getirir ve bizim gibi demokrasisi ilerlememiş ülkelerde şiddete yol açar; Gerze’de olduğu gibi. Orta ve küçük ölçekli enerji üretim biçimlerine yönelmeli, bu birimlerin sahipliğini de büyük şirketlere değil kooperatiflere, yöre halkının da hissedarı olduğu küçük şirketlere vermeliyiz. Enerjiyi akıllı kullanmayı öğrenmeli, enerji yoğun ve ithalata yönelik sektörlerden kaçmalıyız. Bugün gayri safi yurt içi hasılaya 1000 avro eklemek için bizde İrlanda’nın iki katı enerji harcanıyorsa bu işte bir terslik var demektir. Ulaşım, kentleşme politikaları da hayati önem taşıyor. Herkes enerji için dışarıya ödediğimiz paradan bahsediyor ama kimse bunun yalıtımsız evlerde yaktığımız doğalgaz, karayollarında tüketilen petrol olduğunu söylemiyor.




Birçok kesimden farklı olarak doğaya zarar veren enerji yaptırımlarına bilimsel verilerle karşı çıkıyor ve alternatifler üretiyorsunuz. Bu konuda üretip yazılmış yüzlerce makaleler, yapılan çalışmalar var. Hatta Prof. Dr. İlhan Talınlı’nın Avrupa Birliği yayın organlarında yayınlanan ve Türkiye’nin nükleere ihtiyacı olmadığını bilimsel verilerle gösterildiği meşhur bir çalışması var. Her şey bu kadar netken sizce politika üreticilerindeki bu inat neden?



Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin nükleer enerji konusunda aldığı karar tamamen siyasidir. Nükleer santraller sadece elektrik üretir ve üretilecek bu miktarın başka kaynaklardan ya da enerji verimliliğine ağırlık verilerek karşılanması mümkündür. Hükümet de bunu biliyor ama işin içinde milyarlarca dolar olunca kimse teknik, doğa veya insanlar ne düşünüyor umursamıyor. Demokrasi kültürünüz ne kadar yüksekse elektrik üretiminde nükleer enerjiyi tercih etme şansınız o kadar az. Nükleerdeki ısrarı kısaca özetlemem gerekirse, birinci nedenin nükleer enerjiyi, geleceğin enerji sistemlerini bilmemek, ikinci nedenin ise lobilerin ve büyük şirketlerin baskısı olduğunu söyleyebilirim. Japon nükleer şirketlerin Japonya’da nükleer ihale kazanamayacağı ortada. Orada yeni bir inşaat olmayacak. Ne yapacaklar, bizim gibi enerjide 30 yıl öncesinin politikalarını izleyen, halkın ne dediğini önemsemeyen ülkelere satacaklar tabi.


Dünyada doğaya saygılı enerji politikaları konusunda en iyi ve en kötü olduğunu düşündüğünüz örnekler nelerdir?



Doğaya en saygılı enerji üretimi, enerjiyi daha akıllı kullanmak, daha az tüketmektir. Daha sonra ise güneş ve onun türevleri gelir. Burada kritik nokta enerji ürettiğiniz kaynak kadar onu nasıl ve kim için ürettiğinizdir. Güneş enerjisiyle giden tank yapıyorsanız enerjiyi boşa harcıyorsunuz demektir. Bu illa dev rüzgar türbinleri, büyük güneş tarlaları yapmalıyız anlamına da gelmez. Çamaşırlarınızı güneş panelinden gelen elektrikle değil, balkonda rüzgar ve güneş enerjisiyle kurutabileceğimizi de unutmamak lazım. Kötü örneklerin başında kömür ve nükleer santralleri geliyor. İkisinin de etkileri (küresel ısınma ve nükleer atıklar) karar vericilerinin ömürlerini aşıyor. Öte yandan, endemik bir bitkinin yaşama alanına, onu yok edecek bir rüzgar türbini kuruyorsanız bu da kötüler listesinin başında yer alabilir.


Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, ilginiz ve desteğiniz için.


1 Mayıs 2013 Çarşamba

2 Mayıs

Tüm doğu toplumları gibi biz de muhafazakar bir toplumuz. Yeniliğe çok açık olmadığımız gibi muhafazakarlığın diğer emarelerini de üzerimizde bolca barındırırız. Mesela anlık-geçici patlamalar ve öğrenilmiş refleksler.
Belli başlı günlerimiz vardır bizim. Bunlardan en bilinenleri milli ve dini bayramlardır. Bu bayram günlerinde kitlesel olarak bambaşka bir psikolojiye bürünür ve her zamankinden daha çok birbirimize benzeriz.
Memlekete giderken kaşındaki piercingi çıkarıp saçları kestiren arkadaşınızı, ateist olmasına rağmen bayram sabahı dedesiyle birlikte bayram namazına giden diğer arkadaşınızı düşünün mesela. Tanıdık geldiğini düşünüyorum zira benim bu durumda bir sürü arkadaşım var. Ancak emin olun bundan pek şikayetçi değiller çünkü bunun biraz da tiyatro olduğunun farkındalar. Çünkü bizim toplumumuz bu tip mevzuları içselleştirmiştir. Yani olayların bütünsel algısının dışına çıkarak sadece en pik noktalarını seçip hayatının ritüeline katmıştır. Onlar artık ibadet değil, birer gelenektir.
Milli bayramlarda da konu farklılaşmaz. 29 Ekim'de cumhuriyet konusunda söylemler, analizler, güzellemeler çığrından çıkarken 30 Ekim'e en ufak yansımasını göremezsiniz. 23 Nisan, 30 Ağustos da pek farklı kutlanmaz. Bizim memlekette bunlar öğrenilmiş reflekstir artık. Bu tip özel günlerde toplum ve devlet ne yapması gerektiğini bilir, 3 aşağı 5 yukarı yapar ve aynı gece hepsini unutur.
Burada en farklılaşmasını beklediğimiz gün 1 Mayıs'tır. İşçi Bayramı olan 1 Mayıs, devrimci kesimler öncülüğünde kutlandığından dolayı emek mücadelesinin bir nişan günü olarak da değerlendirilebilir. Tabii ki normal şartlarda.
Tam bu noktada hemen kısa bir şekilde notumu düşeyim : "bugün polisin yaptığına söylenecek çok laf var ancak emrah serbes zaten söyledi. o ne diyorsan benim hesaba da aynısını yazın."
Ben şahsen 1 Mayıs'ın "sendikaların taksim meydanı'na girip giremeyeceğinin belirlenme günü" olarak bilinçlere yer edinmesinden nefret ediyorum. 1 Mayıs emeğin direnişidir. Emekçinin hak arayışının taçlandığı gündür. Emekçilerin Türkiye'deki en büyük sorunlarından 3'ünü yazalım mesela
- Taşeronlaşma
- Güvensiz ve sağlıksız koşullarda çalışma
- Adaletsiz ücretlendirme
Bugün bunlardan hangisiyle alakalı devlete ve şirketlere uyarıda bulunulabildi? Hangisinin vahameti konuşulabildi toplumda? Hiçbiri. Yine bütün 1 Mayıs Taksim ve Beşiktaş'ta yaşananlar üzerine konuşarak geçirildi. Bunun üzerine bir düşünün bence. Şeytanın avukatlığını yapıyorum ancak bir taraftan da bunları söylemek için çok da bunu yapmaya gerek olmadığını fark ediyorum. Milli ve dini bayramlar gibi, emeğin bayramı da acaba onu kutlayanlar için özünden sapıp bir taksim ritüeli haline mi geldi? Bu soru çok tehlikeli biliyorum ancak bu ülkede birileri kendine bunu sormalı. Bu işin turnusolu da 2 Mayıs günüdür. Eğer 2 Mayıs'ta bugün yaşananlarla ve söylemek istenip de söylenemeyenlerle alakalı en az bugünkü kadar büyük bir ses çıkarsa ve bu devam ettirilirse anlarız ki sendikalar gerçekten emekçiye sahip çıkıyor. Aksi halde yarın yine 5-10 köşe yazarının yazılarıyla olay azıcık daha konuşulacak ve sendikalar grev, sokak toplantısı gibi şeyleri akıllarına getirmeyecekse o zaman ne yazık ki ülkemizdeki sendikal ve birkaç sol yapılanmanın 1 Mayıs'ı artık öğrenilmiş reflekslerle değerlendirdiğini söyleyebiliyor olacağız.