31 Mayıs gecesinden beri başka şeyler oluyor. Hiç sokağa çıkmamış insanlar sokaklara çıkıyor, adaletsizliğe başkaldırmamış insanlar faşizme lanet ediyor. Bunların hepsi muhteşem gelişmeler. Vicdanı olan insanlar, sonunda bunun farkına vardılar. Tabii bu arada da paket program bir faşizm gördük, görüyoruz. Adaletin olmadığı, vicdanın olmadığı, ahlakın olmadığı zamanlar yaşıyoruz.
Peki bu zamanları yaşamaya 31 Mayıs gecesi mi başladık? Tabii ki hayır. Adaletsizlik bu ülkede bir devlet geleneğidir. Şimdi aklıma kalan, yaşıtlarımla birlikte şahit olduğumuz örneklerden birkaçını yazayım.
- Sivas Katliamı'nın zaman aşımına uğraması,
- Roboski Katliamı,
- Hrant Dink'in öldürülmesi,
- Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarındaki hukuksuzluklar,
- Cumartesi Anneleri'nin yaşadıkları,
- Reyhanlı Katliamı ve daha niceleri.
Çok uzun bir liste bu. Sizin de aklınıza tonla madde geldi eminim. Hatta biraz uğraşsak sabaha kadar yazarız muhtemelen ancak gerek yok. Durumun vahameti gözler önünde. Peki bu kadar olay olmuşken hukuk neredeydi?
Bugün neredeyse oradaydı. Roboski'de kürtler devlet eliyle bombalandı, ses yok.
Sivas'ta ölenlerin hesabı sorulamadı. Katillerin avukatları iktidar partisinde siyaset yapıyorlar.
Hrant Dink davasında her şey ayan beyan ortadayken "örgüt bulunamadı". Olayın üstü örtüldü.
Balyoz, Ergenekon, Oda TV davalarının suyu çıktı, bütün hukuksuzluklar açıklandı, sonuç yok.
Cumartesi anneleri, evlatlarının kemiklerine hasret öldü. Berfo Ana evladının mezarında bir göz yaşı dökemeden gitti. Berfo Ana'ya üzülenler çoktu ama kaç kişi isyan etti bu evlatların katline?
Reyhanlı'da ne oldu? Neden kapandı konu?
Bakın sadece bu 6 gerçeği ele aldığımızda bile ne kadar acı bir manzara çıkıyor karşımıza. Ne kadar yaşanmayası bir ülke oluveriyor Türkiye. Üzücü. Üzücü olduğu kadar da enteresan. O kadar yaşanan olay varken insanlar hiçbir şey olmamış gibi davrandı. "Ama kürtler de hede hödö, ya Ergenekonda hukuksuzluk var ama sonuçta asker de zamanında hede hödö," diye aptalca ve onursuzca konuşabildiler. Oysa ki adaletsizlik, adaletsizlikti ve bunun açıklaması olamazdı.
Tabii bunun yanında üniversitelerde yaşadığımız saçma sapan adaletsizlikleri de düşünelim. İTÜ'deki asistan eylemi mesela. O kadar bilim insanının emeği çalınıp, bilim üretme hakları adaletsizce ellerinden alınırken "siktir et abi, şimdi hiç uğraşamam gitmekle" diyen bir ton insan vardı. Üstelik bu insanlar AKP'li falan değil, hani geçen gün eylemde yüzüne talcidli su sıkan çocuklar var ya, işte onlardan biri.
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü'nde bitirme projelerini seçme hakkı insanların elinden alınıp, zorunlu sistem getirildiğinde bir forum düzenlendi. "Abi İstinye Park'ta yemek yiyoruz valla gelemem şimdi kusura bakma" diyen, "Bahçede sigara içiyorum ya valla keyfim iyi, siz takılın ben imza atarım" diyen bir ton insan vardı. Bu insanlar da öyle sistem sevdalısı falan değil he, geçen gün işte müdahaleden önce birlikte barikat kurduğun elemanlardan biri.
Bu süreçte sessiz kalan, yukarıda bahsettiğim cevapları vermekte beis görmeyen arkadaşların bir çoğu ile birlikte Gezi Direnişi'nde mis gibi mücedelemizi verdik. Sokağa çıkamayıp ya da çıkmayıp direnişe destek olanların sayısı da azımsanacak gibi değil. Ancak herkese sesleniyorum, adaletsizlik bu ülkeye 30 Mayıs 2013 sabahı saat 05:00'da giriş yapmadı. Hep vardı. Çoğunda birçoğumuz, bazısında da birçoğunuz ortalarda yoktu. Şimdi ne mutlu ki hepimize, hep birlikteyiz. Hep, birlikte olalım. Yalnız unutmayın ki Gezi Parkı Direnişi'nin çok büyük bir kısmı vicdan ve ahlak meselesiydi. Yani polisin o şekilde saldırıları olmasaydı, muhtemelen o AVM'den de yapımına başlanınca haberdar olacaktık. Şimdi hepimiz gerçekleri sokaklarda gördük. Artık devletin yapabileceklerini ve yaptıklarını biliyoruz. İşte aslında şimdi başladı her şey. Bundan sonra erk sahiplerinin hukuksuzluklarına karşı vurmadan, kırmadan ya da zeka ağırlıklı yapılan başkaldırışlara "siktir et abi, uğraşamam şimdi", "istinye park'ta yemek yiyorum, gelemem valla" ya da "ya sanki bişey değişecek oğlum mal mısın?" gibi saçmalıklarla tarafsız kalmazsınız. Çünkü hani "Gezi Parkı Direnişi'nde tarafsız kalanlar da zulmedenden taraftır" diyoruz ya(bizzat ben de diyorum bunu) işte diğer tüm zulümlerde de tarafsız kalan zulmedenden taraftır.
Gezi Parkı, vicdan muhakemesinin siyasi bilinçten daha önde geldiği bir mücadele olduğu için güzel bir eylem oldu. Ancak ne olursa olsun bu bir siyasi duruştur ve siyasi bilinç gerektirir. Şimdi hepimize düşen geçmişe yönelik özeleştirileri vermek, son 1 ay'ı iyi okumak ve geleceği inşa etmek. Okuyarak, tartışarak, değişerek, gelişerek. Unutmadan, dışlamadan, kendini büyük görmeden. Çünkü eğer sen bugün yaptığın şeyi abartırsan, yaptığın işi de anlamsızlaştırmış olursun. Bu direniş her destekçisiyle kolektif bir direniş ve ona değer katan en önemli etmenlerden biri de bu.
Not: Direniş sürecinde hayatını kaybedenler hiç aklımızdan çıkmasın, çünkü artık onların yarına dair umutları bize emanet. Mekanları cennet olsun.
26 Haziran 2013 Çarşamba
20 Haziran 2013 Perşembe
Gezi'den Sonrası İçin Birkaç Cümle
- Her ne kadar takım elbise giymeyi sevmeyen şeker çocuklar olsak da o iş öyle olmuyor. Bu ayaklanmanın siyasette bir iz düşümü olması gerek.
- Türkiye'de öğretilmiş siyasi gelenekten gelen ve 20. yüzyıl'dan 21. yüzyıla geçememiş siyasi oluşumların bu hareketin çatılığını yapabilme gibi bir yeteneği bulunmamaktadır.
- İsim olarak en çok yaklaşan olsa da içerik ve yöntem olarak "Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi"'nin bu görev. üstlenebilmesi mümkün değil.
- Halk insiyatifi ile bir siyasi oluşum ortaya konsa çok şugar olur.
- Bunun bir siyasi parti olmasındansa sivil bir insiyatif olması daha iyidir diye düşünüyorum.
- Vali ve Emniyet Müdürü istifa etmeden direniş hep yarım kalmış olacaktır.
- Polisi sevmek, arkadaş ortamında dışlanma nedeni artık. Ben dışlıyorum şahsen.
- Başbiş hakkında söylenen her söz biraz eksik. O eksikliği de tamlamalarla kapatıyoruz.
- AKP? Seçim? Düşünce!
- Sunay Akın. Ağlama abi. En başta belli değil miydi adamın ne olduğu? Sabaha kadar üzül şimdi hadi.
- Türkiye'de öğretilmiş siyasi gelenekten gelen ve 20. yüzyıl'dan 21. yüzyıla geçememiş siyasi oluşumların bu hareketin çatılığını yapabilme gibi bir yeteneği bulunmamaktadır.
- İsim olarak en çok yaklaşan olsa da içerik ve yöntem olarak "Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi"'nin bu görev. üstlenebilmesi mümkün değil.
- Halk insiyatifi ile bir siyasi oluşum ortaya konsa çok şugar olur.
- Bunun bir siyasi parti olmasındansa sivil bir insiyatif olması daha iyidir diye düşünüyorum.
- Vali ve Emniyet Müdürü istifa etmeden direniş hep yarım kalmış olacaktır.
- Polisi sevmek, arkadaş ortamında dışlanma nedeni artık. Ben dışlıyorum şahsen.
- Başbiş hakkında söylenen her söz biraz eksik. O eksikliği de tamlamalarla kapatıyoruz.
- AKP? Seçim? Düşünce!
- Sunay Akın. Ağlama abi. En başta belli değil miydi adamın ne olduğu? Sabaha kadar üzül şimdi hadi.
19 Haziran 2013 Çarşamba
Cinayet İtirafı
Ben bir çocuk öldürdüm. 7-8 yaşından beri tanıdığım bir çocuk. Güzel gülümsüyordu. Öğretilen her şeyin bihaberliğinde mutluydu.
Her uyuduğunda rüya gören insanlar vardır. Bu çocuk onlardan değildi. Rüya görmek için uyumaya ihtiyacı yoktu çünkü uyanıkken gördüğü hayaller, uykuda görünen rüyalardan çok daha gerçekti.
Gerçeklik ise bir çocuğun arayışından ibaretti. Çocukluk, kocaman bir ormanda pusulasız dolaşmak gibidir. Hangi çiçeğin daha renkli olduğuna bakarak ilerlersiniz. Oysa ki ışığın aldatıcı naifliği, gerçeğin zerafetinden çok daha çekicidir. Bir çocuğa bunu anlatamazsınız. Ben de anlatamadım..
Büyüyordu çocuk. Ellerinde çiçek kokularıyla karşılıyordu gelen zamanı. Ellerinin kokusu, yaşamın kokusunu bastırdı. Birgün bir binadan içeri girdi, işlerini halletti ve yüzünü yıkadı. Kafasını kaldırdığında yüz yüze geldik. 14 yaşındaydı. Öldürdüm O'nu. Giderken camdan dışarı baktım, yemyeşil bir ağaç dalından papağan bana bakıyordu.
Bir çocuk daha vardı, 14-15 yaşından beri tanıdığım. Umutsuzdu. Umutsuz olduğunun farkındaydı ve kum taneleri arasında altın tozu arayan bir perişanın çaresizliğindeydi. Mecbur, muallak. Kalabalık, çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız haliyle koca bir binada yaşıyordu. Renklere kanmamayı öğrenmişti ama yakında bütün renkleri kaybedeceğinin henüz farkında değildi. İçinde bulunduğu yere inanmayı denedi.
"Tamam" kelimesini unutma, kabul etmeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Hayat da zaten reddetmeye mümkün mertebe izin vermez. Bir kelimenin yerini, bir başkasıyla dolduruverir. Yine öyle oldu. "Tamam"ı alıp yerine "emredersiniz" zehrini koydu. Öyle ağırlaştı ki kanı, yürüyemez oldu. Duruyordu. Yürüdüğünü düşünen birçok insan gibi sadece duruyordu.
Yine öylece durduğu bir gün, yere kan damladı. Bir damla, bir damla, bir damla daha. Yer, kana bulandı. Kanıyla birlikte, "emir" zehrini de atmıştı içinden. İnancını kaybedeli, 45 dakika oluyordu.
Yürümeye başladı o günden sonra. Yürüdükçe dostlar, arkadaşlar, alakasız kimseler ve düşmanlar girdi hayatına. Sonradan anladı ki, bunların bir çoğu aslında aynı kişilerdi. Duruma ve zamana göre insanların sıfatları değişiyordu. Gereksiz yere insanları tanımaya başladı. Bir insanın hayatta başına gelen en acımasız tecrübelerden biri budur. Hayatta tanıdıkça yaklaşacağınız çok az insan vardır. Oysa ki insanlar çok kalabalıktır ve inanın bana tanıdıkça seveceğiniz her ne varsa, bu dünyaya çok seyrek dağılmıştır. Bu talihsizliği gidermenin tek yolu da seyrek bir bilinçtir. Emin değilim ama "yoğunlaştıkça tükenmek" gerçeğinin sebebi de budur diye düşünüyorum. Uykunun tam dinlenme hali olmasının sebebi de, kimseyle tanışma ihtimalinizin olmayışıdır.
Çok az uyuyordu. Öylesine ki, neredeyse kendisini tanımaya başlayacaktı. Zamanın ışığında görülen bir "ben"e inanmayı bırakıp, gerçek bir "ben" olarak var olmaya koyuldu. Yüzler, sesler, bedenler hayalle gerçek arasında bir mısranın kelimeleri oluvermişti artık. Birbirine virgüllerle bağlanmış vagonların üzerinde koşarak sona geldi. Trenin gittiği yer, O'nu terk etmişti. Bir an durup arkasına baktı. İfadesizdi. Öldürdüm O'nu. Düşerken, kolları annesine sarılacakmış gibi açıktı.
Şimdi birini tanıyorum. Tanıştığım zamanlar daha gençti. Kelimelerle susup, sessizliği sözcüklerde arıyor. Gözleri boş. Renkler yok. Hiç gibi, hiç bir zaman var olmamış gibi. Zamana hapsolmuş bir tutsak gibi. Bir sabah o da ölecek, diğerleri gibi.
Ben, ben iyiyim. Yalnız ışığı ne zaman kapatsam o iki çocuğun yüzünü görüyorum. Bir de bedenimde iki ceset taşıdığım için olsa gerek, her adımımda tenimde bir ağırlık hissediyorum. Hafifletmek içinse tenimi, gökyüzünü duymaya çalışıyorum. Bulutların sözcüklerini..
İyi bir insan olmak için çabalıyorum yer yer.. "İyi bir insan olmak için çabalamak". Ne kadar acı değil mi minnetle baktığımız nice insanın bile böyle bir sıkıntısının olması. Sanki normalde hepimiz kötü insanlarmışız gibi.
Belki de öyle. Belki de gerçekten kendimize kondurabildiğimiz ölçüde kötü insanlarız. Kötüye yüklediğimiz anlam uyarınca da çoğalır muammalığımız. Elbette ki kendimizi en iyi kendimiz biliriz ancak neyin ne olduğu konusunda o kadar da iyi değiliz. Her yükü zamanın omuzlarına yüklememek gerekir ama olayları biz yaratsak da, o olayları zamanın emrettiği kavramlarla niteleriz.
Belki de bu yüzden yaşam denilen şey, "iyinin ve kötünün ötesinde" yaşanmalı ve gerçeklik denilen şey doğru yerde aranmalı.
Şimdi size son cinayeti itiraf etmeden önce bir sır vereyim. Bir ölümün failini arıyorsanız insanların ellerine falan değil, gözlerine bakın. Her cinayetin delili, katilin bakışlarındadır.
Şimdi de son itirafıma geçeyim. Bu, benim mesul değil, tanık olduğum çoklu bir cinayet. Söylüyorum; hepiniz en az birer cinayetin failisiniz ve o cinayetin kurbanı, bizzat sizsiniz.
Her uyuduğunda rüya gören insanlar vardır. Bu çocuk onlardan değildi. Rüya görmek için uyumaya ihtiyacı yoktu çünkü uyanıkken gördüğü hayaller, uykuda görünen rüyalardan çok daha gerçekti.
Gerçeklik ise bir çocuğun arayışından ibaretti. Çocukluk, kocaman bir ormanda pusulasız dolaşmak gibidir. Hangi çiçeğin daha renkli olduğuna bakarak ilerlersiniz. Oysa ki ışığın aldatıcı naifliği, gerçeğin zerafetinden çok daha çekicidir. Bir çocuğa bunu anlatamazsınız. Ben de anlatamadım..
Büyüyordu çocuk. Ellerinde çiçek kokularıyla karşılıyordu gelen zamanı. Ellerinin kokusu, yaşamın kokusunu bastırdı. Birgün bir binadan içeri girdi, işlerini halletti ve yüzünü yıkadı. Kafasını kaldırdığında yüz yüze geldik. 14 yaşındaydı. Öldürdüm O'nu. Giderken camdan dışarı baktım, yemyeşil bir ağaç dalından papağan bana bakıyordu.
Bir çocuk daha vardı, 14-15 yaşından beri tanıdığım. Umutsuzdu. Umutsuz olduğunun farkındaydı ve kum taneleri arasında altın tozu arayan bir perişanın çaresizliğindeydi. Mecbur, muallak. Kalabalık, çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız haliyle koca bir binada yaşıyordu. Renklere kanmamayı öğrenmişti ama yakında bütün renkleri kaybedeceğinin henüz farkında değildi. İçinde bulunduğu yere inanmayı denedi.
"Tamam" kelimesini unutma, kabul etmeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Hayat da zaten reddetmeye mümkün mertebe izin vermez. Bir kelimenin yerini, bir başkasıyla dolduruverir. Yine öyle oldu. "Tamam"ı alıp yerine "emredersiniz" zehrini koydu. Öyle ağırlaştı ki kanı, yürüyemez oldu. Duruyordu. Yürüdüğünü düşünen birçok insan gibi sadece duruyordu.
Yine öylece durduğu bir gün, yere kan damladı. Bir damla, bir damla, bir damla daha. Yer, kana bulandı. Kanıyla birlikte, "emir" zehrini de atmıştı içinden. İnancını kaybedeli, 45 dakika oluyordu.
Yürümeye başladı o günden sonra. Yürüdükçe dostlar, arkadaşlar, alakasız kimseler ve düşmanlar girdi hayatına. Sonradan anladı ki, bunların bir çoğu aslında aynı kişilerdi. Duruma ve zamana göre insanların sıfatları değişiyordu. Gereksiz yere insanları tanımaya başladı. Bir insanın hayatta başına gelen en acımasız tecrübelerden biri budur. Hayatta tanıdıkça yaklaşacağınız çok az insan vardır. Oysa ki insanlar çok kalabalıktır ve inanın bana tanıdıkça seveceğiniz her ne varsa, bu dünyaya çok seyrek dağılmıştır. Bu talihsizliği gidermenin tek yolu da seyrek bir bilinçtir. Emin değilim ama "yoğunlaştıkça tükenmek" gerçeğinin sebebi de budur diye düşünüyorum. Uykunun tam dinlenme hali olmasının sebebi de, kimseyle tanışma ihtimalinizin olmayışıdır.
Çok az uyuyordu. Öylesine ki, neredeyse kendisini tanımaya başlayacaktı. Zamanın ışığında görülen bir "ben"e inanmayı bırakıp, gerçek bir "ben" olarak var olmaya koyuldu. Yüzler, sesler, bedenler hayalle gerçek arasında bir mısranın kelimeleri oluvermişti artık. Birbirine virgüllerle bağlanmış vagonların üzerinde koşarak sona geldi. Trenin gittiği yer, O'nu terk etmişti. Bir an durup arkasına baktı. İfadesizdi. Öldürdüm O'nu. Düşerken, kolları annesine sarılacakmış gibi açıktı.
Şimdi birini tanıyorum. Tanıştığım zamanlar daha gençti. Kelimelerle susup, sessizliği sözcüklerde arıyor. Gözleri boş. Renkler yok. Hiç gibi, hiç bir zaman var olmamış gibi. Zamana hapsolmuş bir tutsak gibi. Bir sabah o da ölecek, diğerleri gibi.
Ben, ben iyiyim. Yalnız ışığı ne zaman kapatsam o iki çocuğun yüzünü görüyorum. Bir de bedenimde iki ceset taşıdığım için olsa gerek, her adımımda tenimde bir ağırlık hissediyorum. Hafifletmek içinse tenimi, gökyüzünü duymaya çalışıyorum. Bulutların sözcüklerini..
İyi bir insan olmak için çabalıyorum yer yer.. "İyi bir insan olmak için çabalamak". Ne kadar acı değil mi minnetle baktığımız nice insanın bile böyle bir sıkıntısının olması. Sanki normalde hepimiz kötü insanlarmışız gibi.
Belki de öyle. Belki de gerçekten kendimize kondurabildiğimiz ölçüde kötü insanlarız. Kötüye yüklediğimiz anlam uyarınca da çoğalır muammalığımız. Elbette ki kendimizi en iyi kendimiz biliriz ancak neyin ne olduğu konusunda o kadar da iyi değiliz. Her yükü zamanın omuzlarına yüklememek gerekir ama olayları biz yaratsak da, o olayları zamanın emrettiği kavramlarla niteleriz.
Belki de bu yüzden yaşam denilen şey, "iyinin ve kötünün ötesinde" yaşanmalı ve gerçeklik denilen şey doğru yerde aranmalı.
Şimdi size son cinayeti itiraf etmeden önce bir sır vereyim. Bir ölümün failini arıyorsanız insanların ellerine falan değil, gözlerine bakın. Her cinayetin delili, katilin bakışlarındadır.
Şimdi de son itirafıma geçeyim. Bu, benim mesul değil, tanık olduğum çoklu bir cinayet. Söylüyorum; hepiniz en az birer cinayetin failisiniz ve o cinayetin kurbanı, bizzat sizsiniz.
13 Haziran 2013 Perşembe
Biraz Sevgi?
Ben sevgiyi anlatmayı çok isterdim. Ancak mümkün değil. Büyük bir tılsım sebebiyle olmalı ki sevgi, anlatılamayışıyla meşhur. Bunun elbette binlerce sebebi olabilir, benim inandığım bir tane var mesela.
Sözcükler, çağımızda duyguları tanımlamaktan ziyade hissettiklerimizi bir duyguyla bağdaştırmaya yarıyor. Nitekim artık hissettiklerimizin üzerindeki örtüyü hafifçe aralayıp "bu ne lan?" sorusunu soramayacak kadar meşgul insanlarız. Belki de kendi içimizde böylesine çelişmemizin sebebi budur. Kendi sözcüklerimizle besleyip isim koyduğumuz hislerin aslında koyduğumuz isimlerde olmamasıdır sebebin bir kısmı. Hayatımızı yaşarken aslolana değil, kendi verdiğimiz isimlere göre öngörülerde bulunmamızdır öbür kısmı da.
Peki yalnız muhtemel bir sevgiliye bahşedilmiş bir duygu mudur bu sevgi? Sever insan. Neyi olduğunu önemsemeden. İnsanı, doğayı, sanatı sever. Hangisinin daha sevilesi olduğunu hiç düşünmeden. Hepsi için güzel bir zaman hayal eder, barışın ve umudun evladıdır o insan. Hani bütün renkler kirlenirken, önceliği beyaza verdiklerinden dem vuruyor ya şair. İşte en çok bu sevgi yüzündendir ki, beyaz küser her şeye. Çünkü o, aslında bir taraftan kendini kirleteni de sever. Kirleten tanısa renkleri, belki o da sever.
Sevgisizlik duvarından bir kere sıyrıldı mı sevgi, yanından geçe geçe eritir duvarı. Dedim ya işte, azıcık uğraşsa insan aslında her şeyi sever. Başka bir şairin dediği gibi, anneler işte en çok bu sevgiyle çocukların geleceği örecek ellerini işler. Eli eline değdiğinde, işte en çok bu sevgi yüzünden birbirine bakmaya çekinir henüz durumdan habersiz sevgililer.

Sevgi dediğimiz meret, benim için böyle bir şey işte. Aynı zamanda da bir ön şart. "İyi" olabilmenin ön şartı. İyi bir insan olabilmenin ön şartıdır sevgi. İyi bir insan olmanın, geri kalan tüm "iyi" sıfatlarının ön şartı olabilmesi gibi. Sevgisiz iyilik nerede görülmüş ki? Peki bedelsiz sevgi? İşte o da yok.
Örneğin sırf birini çok sevdiği için normalde hiç yapmayacağı şeyi seve seve yapmayan,
Karşısında titrediği otoriteye bile karşı çıkmayan,
Sırf sevdiğini görebilmek için saçma sapan bahanelere sığınmayan kimse var mı aramızda? Yoktur umarım. Ben hiç yapmayan birini biliyorum mesela. Kendi kibrinde boğulan biri. Siz de tanıyorsunuz. Televizyonda, radyoda, sokakta, meydanda, yanınızda vs. sürekli hayatınızda olan biri. Aklınıza geldi değil mi kim olduğu. Heh işte onu geçip ikinciye gelin. Çünkü mutlaka hayatınızda onun gibi biri daha var. İşte o kişiyi karşınıza alıp sorun: Biraz sevgi ister misin?
Bir de küçük bir hatırlatma: sevin, iyi olun ve barışa bir şans verin.
Sözcükler, çağımızda duyguları tanımlamaktan ziyade hissettiklerimizi bir duyguyla bağdaştırmaya yarıyor. Nitekim artık hissettiklerimizin üzerindeki örtüyü hafifçe aralayıp "bu ne lan?" sorusunu soramayacak kadar meşgul insanlarız. Belki de kendi içimizde böylesine çelişmemizin sebebi budur. Kendi sözcüklerimizle besleyip isim koyduğumuz hislerin aslında koyduğumuz isimlerde olmamasıdır sebebin bir kısmı. Hayatımızı yaşarken aslolana değil, kendi verdiğimiz isimlere göre öngörülerde bulunmamızdır öbür kısmı da.
Peki yalnız muhtemel bir sevgiliye bahşedilmiş bir duygu mudur bu sevgi? Sever insan. Neyi olduğunu önemsemeden. İnsanı, doğayı, sanatı sever. Hangisinin daha sevilesi olduğunu hiç düşünmeden. Hepsi için güzel bir zaman hayal eder, barışın ve umudun evladıdır o insan. Hani bütün renkler kirlenirken, önceliği beyaza verdiklerinden dem vuruyor ya şair. İşte en çok bu sevgi yüzündendir ki, beyaz küser her şeye. Çünkü o, aslında bir taraftan kendini kirleteni de sever. Kirleten tanısa renkleri, belki o da sever.
Sevgisizlik duvarından bir kere sıyrıldı mı sevgi, yanından geçe geçe eritir duvarı. Dedim ya işte, azıcık uğraşsa insan aslında her şeyi sever. Başka bir şairin dediği gibi, anneler işte en çok bu sevgiyle çocukların geleceği örecek ellerini işler. Eli eline değdiğinde, işte en çok bu sevgi yüzünden birbirine bakmaya çekinir henüz durumdan habersiz sevgililer.

Sevgi dediğimiz meret, benim için böyle bir şey işte. Aynı zamanda da bir ön şart. "İyi" olabilmenin ön şartı. İyi bir insan olabilmenin ön şartıdır sevgi. İyi bir insan olmanın, geri kalan tüm "iyi" sıfatlarının ön şartı olabilmesi gibi. Sevgisiz iyilik nerede görülmüş ki? Peki bedelsiz sevgi? İşte o da yok.
Örneğin sırf birini çok sevdiği için normalde hiç yapmayacağı şeyi seve seve yapmayan,
Karşısında titrediği otoriteye bile karşı çıkmayan,
Sırf sevdiğini görebilmek için saçma sapan bahanelere sığınmayan kimse var mı aramızda? Yoktur umarım. Ben hiç yapmayan birini biliyorum mesela. Kendi kibrinde boğulan biri. Siz de tanıyorsunuz. Televizyonda, radyoda, sokakta, meydanda, yanınızda vs. sürekli hayatınızda olan biri. Aklınıza geldi değil mi kim olduğu. Heh işte onu geçip ikinciye gelin. Çünkü mutlaka hayatınızda onun gibi biri daha var. İşte o kişiyi karşınıza alıp sorun: Biraz sevgi ister misin?
Bir de küçük bir hatırlatma: sevin, iyi olun ve barışa bir şans verin.
3 Haziran 2013 Pazartesi
Direnişin Binlerce Öğretisinden Basit Beşleme
Süreç geçtikten sonra genişçe bir yazı yazacağım ancak unutmadan bu sürecin öğrettiği binlerce şeyden 5'ini yazayım dedim.
1. Biber gazından korunma teknikleri.
2. Kimseye "orospu çocuğu" ya da "orospu" diye küfür edilmemesi gerektiği. Orospu diye aşağılanan, küfür malzemesi olan seks işçileri direnişe onurlarıyla destek verdiler.
3. Kimseye ibne diye hakaret etmemek gerekiyor. Eşcinsellerin ne kadar muhteşem mücadele ettiklerini, nasıl dayanışmaya katıldıklarını keşke herkes görebilseydi.
4. "Adam ol" ya da "adam gibi dur" gibi laflar artık hükmünü yitirdi. Kadınlar inanılmazlar. Çok güçlüler, çok kararlılar.
5. Bu millette yaratıcılık ölmüş diyenin kafaya terliği vurmak lazım. Hayatımdaki en güzel karikatür yazılarını resmen Taksim'de, Basmane'de, Alsancak'ta gözlerimle gördüm.
Not: Güzellik yarışması yapmak için kasmayın. Direnişi temsilen bu kadın tüm direnişteki kadınların güzelliğini size anlatmaktadır. Dünyanın en güzel kadını...
1. Biber gazından korunma teknikleri.
2. Kimseye "orospu çocuğu" ya da "orospu" diye küfür edilmemesi gerektiği. Orospu diye aşağılanan, küfür malzemesi olan seks işçileri direnişe onurlarıyla destek verdiler.
3. Kimseye ibne diye hakaret etmemek gerekiyor. Eşcinsellerin ne kadar muhteşem mücadele ettiklerini, nasıl dayanışmaya katıldıklarını keşke herkes görebilseydi.
4. "Adam ol" ya da "adam gibi dur" gibi laflar artık hükmünü yitirdi. Kadınlar inanılmazlar. Çok güçlüler, çok kararlılar.
5. Bu millette yaratıcılık ölmüş diyenin kafaya terliği vurmak lazım. Hayatımdaki en güzel karikatür yazılarını resmen Taksim'de, Basmane'de, Alsancak'ta gözlerimle gördüm.
Not: Güzellik yarışması yapmak için kasmayın. Direnişi temsilen bu kadın tüm direnişteki kadınların güzelliğini size anlatmaktadır. Dünyanın en güzel kadını...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

