Gözleri kapalıydı. Kulağına eğilip “seni çok seviyorum baba” dedim. Gözleri hala kapalıydı. Daha yüksek sesle söyledim, yine bakmadı. Ne yaptıysam olmadı. O an anladım öldüğünü. Ölü insanlar kocaman bir karanlık görüyor olmalı. Babamın gördüğünü görmek istedim. Cenazeden geldiğimde odamın duvarlarını siyaha boyadım. Yas tuttuğumu sandılar, oysa ben yalnızca babamın ne gördüğünü anlamaya çalışıyordum. Yas, kaybedenlere mahsus. Ben babamı kaybetmedim.
İnsanın içindeki şeytan, insanı şeytanlaştırmaktan ziyade insanı olmak istemediği birine çevirir. En çaresiz anlarınızda, olmaktan kaçtığınız kişiyi düşünürseniz işiniz kolaylaşır. Böylece ne yapmamanız gerektiğini anlarsınız. Ben de öyle yaptım. Babamı düşündüm. Bir hafta sonra eşyamı toplayıp evden çıktım. Annemi aradım. Kocasıyla oturuyordu. Nereye diye sordu. Bilmiyorum dedim. Yalan değildi. Bilmiyordum.
Tren istasyonunun önündeki banklardan birine oturdum. Trenleri izlemeye başladım. Tren yolculuklarının edebi bir yanı olmasını anlamıyorum. Aslına bakarsanız herhangi bir şeyin edebi bir yanı yok. Olmak ve olmamak arasındaki sonsuz uçurumda kaybolmuş gibiyiz. Bir başkasının bilinmezliğiyle uzun zaman baş başa kaldığımızda ortaya çıkan somut gerçeklik bize mucize gibi geliyor. Bunları düşünürken gitmem gerektiği aklıma geldi. Yolculuk insanın ruhunda başlar. Ruhunuz yoldayken bedeniniz durursa araftasınız demektir ve arafta kaldığınız her an kendinizden uzaklaşırsınız.
Uyandığımda trenin son istasyona ulaşmasına yarım saat vardı. Sabah güneşi gözlerimi acıttığı için dışarı bakmak istemedim. Çişimi yaptıktan sonra yerime oturup tekrar uykuya daldım. İstasyona vardığımızda kondüktör uyandırdı. Varmıştık. Nereye peki? Vardığım yerin fiziksel varlığı dışında bir anlamı yoktu benim için. Çorba içip umumi bir tuvalette dişlerimi fırçaladım. Gazete Bayii’nden birkaç gazete alıp metroyla adını daha önce çokça duyduğum bir ilçeye gittim. Yabancı bir şehirde olmak insanı kendi gerçekliğine yaklaştırıyor. Meğer ben de gazete okumaktan hoşlanan bir insanmışım. Köşe yazarı olayını çözemesem de gazete iyi bir şey gibi duruyor. Değişik şeyler var. Kahvehanede bir çay daha söyledim. Çayı şekersiz içerim.
Çayımı içerken yan masadan gelen sigara kokusundan rahatsız oldum. Sol bileğimi kokladım. Annemi yanımda hissettiğim her an mutlu olduğum için annemin parfümünü bileğime sıkıyorum. Tam bu esnada karşı masamda tek oturan birine gözüm çarptı. Bu şehirde doğmamış ancak bu şehirde yaşamakta olan biriydi. Yaşadığı şehirle barışmaya çalışan bir sigara içişi vardı. Sigaranın dumanını çekerken, gözlerini karşıya dikiyordu. Önündeki dergiden bir şeyler okurken bir yandan da çayını içiyordu. Bardakta ya da tabakta çay kaşığı yoktu. “Buralarda kalınabilecek ortalama fiyatlı bir yerler var mı?” dedim. Oteller olduğunu ancak fiyatlarının kendisine göre yüksek olduğunu söyledi. “Bana babamdan hayvan gibi para kaldı, o otel parası bana koymaz ama ayıp olmasın diye orta halli dedim” diyemediğim için “Bir bakalım ya” dedim.
13 gün otelde kaldıktan sonra Yusuf’a bir eve çıkmak istediğimi söyledim. O’nun da kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Gençlik heyecanıyla geldiği bu şehirde bir kitapçıda çalışıyordu ve aldığı maaşla geçinmek çok zordu. Kitapçının arka tarafındaki bir kanepede yatıyordu. Benim paramın olduğunu ve bunun ikimize de yeteceğini söyledim. Çünkü Yusuf iyi olmaya çalışan biriydi. Normalde birine böyle birşey söylediğinizde reddedeceğini düşünürsünüz. Bu, bizlere eski filmlerin öğretisidir.
15. gün eve çıktık. Neredeyse hiç eşyamız yoktu. Bir süre sonra ihtiyacımız da olmadığını anladık. Yusuf sabah işe gidiyor, ben ise sonsuz bir boşluğun içinde kendimi meşrulaştırmakla mesguldüm. Hayatım boyunca işime yaramayacak konular hakkında okumalar yapıyor ve bu yaptığım şeyi yapmayan insanları lanetleyerek vaktimi geçiriyordum.
Akşamları ise hayat benim için yeniden başlıyordu. Bu şehirde çok fazla boş duvar vardı. Babama anlatamadıklarımı duvarlara çiziyordum. Nahit’i böyle tanıdım. Nahit’in yalnızca ablası var. Üniversite okumaya gelmiş buraya. Sokak duvarlarını boyayan ve babasına mesaj vermeye çalışan insanlardan hoşlanıyor sanırım. Gözleri çok güzel. Bazen bize geliyor. Karşı karşıya yemek yerken O’na aşık olmam gerektiğini hissediyorum. İki kere elini tuttum. Elini çekmedi. Tenine dokunmak bana iyi geliyor. O’na dokununca anlatmak istediği herşeyi anlatabilmiş insanlar gibi rahatlıyorum. Kendi içimdeki sıkıntıları bir kıdem sırasına koyduğumda karşıma çıkacak korkunç tablodan korktuğum için, bir kadının varlığında tüm bu yokluğu eritmeyi kendim için uygun buluyorum Ruhum büyük bir infiale doğru sürüklenirken, bedenim mutlak bir mutluluk hissiyle kaplı.
Tüm bunlar yaşanırken Yusuf’un Nahit’e bir yakınlık hissettiğini görüyorum. Nahit’in geleceğini bildiği akşamlar her zamankinden başka bir hale bürünüyor. Yusuf benim dostum değil. İki insan arasındaki ilişkinin dostluk mertebesine erişmesinin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yaşama tutunmak için sanal kavramlar yaratıp bu kavramları bedenimizle somutlaştırıyoruz. Dostluk, aşk ve nefret bunların en tehlikelileri. İçimizde büyüttüğümüz dehlizlerin en karanlık noktalarına sıkıştığımızda gördüğümüz rüyalardan ibaret olan bu kavramları bir kenara koyunca, insan nasıl yalın olduğunu bir kez daha anlıyor. Yusuf, benim kendisinin en yakın dostu olduğumu düşünüyor. Böyle düşünmesinden herhangi bir rahatsızlık duymadığım için karşı çıkmıyorum. Bana boş duvarlar buluyor, birlikte boyuyoruz. Şimdiye kadar 4 kez gözaltına alındım. Sonuncusunda müthiş bir dayak yedim. Tırnağımla duvara birkaç kelime yazmak istemiştim. Çünkü tam o anda babama söylemem gerekenler vardı.
Yediğim dayaktan sonra birkaç gün evden çıkamadım. Bu birkaç gün, Nahit’in bana, Yusuf’un Nahit’e olan aşkının daha da artacağı zamandı. Nahit bizde kalmaya başlamış, gönüllü olarak bakımımı üstlenmişti. Yusuf ise işe gidip geliyor, bunun dışındaki zamanlarda okuduğu kitaplardan öyküler anlatıyordu. Yusuf’un anlattığı hikayeleri hep sevmişimdir. Hikaye anlatırken, Nahit’i etkilemek çabasında olduğunun anlaşılmaması için daima gözlerini ondan kaçırıyordu. Yusuf, kendi hikayesiyle anılmak isteyecek biriydi. Bu hayat O’na gerçek bir hikaye vermeyecekti ve O’nun hayat hikayesi ben olacaktım.
Gün geçtikçe Yusuf’un Nahit’e karşı olan tutkusunun şiddeti daha da artıyordu. Bir kadın için bir adamı öldürmezdi ancak bir hikayesi olsun diye bunu yapabilirdi. Aslına bakarsanız bir aşk hikayesinin kurbanı olmak, benim için de hiç fena bir son değildi. Bu hayatta kaybetmiş biri değildim. Zira kaybedecek kadar sahiplik ya da aidiyet hissettiğim neredeyse hiçbir şey yoktu. Olmasını da istemezdim. Benim için hayat bilinçsiz bir savrulma haliydi ve son 4 ayda yaşamımın bu noktaya savrulabilmiş ve kendi içerisinde bir aidiyet çemberi oluşturabilmiş olması bu fikrimi destekliyordu. Gelip geçici tutkuların kalıcı izlerinden ibaret olan yaşam, doğuranımız ya da katilimiz değil, yalnızca içinden geçmekte olduğumuz sessiz patikaydı.
Nahit evden birkaç parça eşyasını almak için çıktıktan sonra Yusuf odama geldi. Hoşlanmadığımı bildiği halde sigara yaktı. Sigarayı ve kokusunu sevmiyorum. O da bunu biliyordu ve eğer buna rağmen sigara içiyorsa gerçekten o anda sigara içmesi gerekiyordu. “Akşam bizim dükkana gelir misin?” diye sordu. Eğer iyi hissedersem gideceğimi söyledim ancak bu cevap O’nu tatmin etmemişti. Hayal kırılganlığında bir plan yapmıştı ve herhangi bir belirsizliğe tahammülü yoktu. Mutlaka gitmem gerektiğini söyledi. Tamam dedim.
Yusuf gidince yatağıma uzanıp bir Haydn açtım. Her canım sıkıldığında yaptığım gibi kendi cenazemi hayal ettim. Cenazeler oldum olası bana çok ilginç gelmiştir. Bu kadar insan acaba yaşarken de bu kişinin yanında mıydı diye düşünürüm. Acaba benim cenazem olsa hiç görmediğim ya da hatırlamadığım kaç kişi gelirdi? Garip. Bunları düşünürken Nahit geldi. Bir çeşit intihar senaryosunun içinde O’na hak ettiği rolü vermeliydim. Kendi içimdeki boşluğu anlatmak imkansız olduğu için geri dönüşü olmayan bir sefere çıkmalıydım. Nahit’in gözlerine bakarak yaklaştım ve dudaklarından bir öpücük aldım. Tekrar gözlerine baktım. Çok güzeldi.
Evden çıkıp dükkana gitmeden önce yüklüce bir parayı Yusuf’un dolabına koydum. İkimiz için de böyle muhteşem bir hikaye kurgulayıp kendi kurgusuna hapsolmuş bir adamın yaşamına devam etmesi için paraya ihtiyacı olacaktı. Aramızda herhangi bir aidiyet durumunun oluşmamış olması, beni O’nun gözünde olmamam gereken bir yere koymuştu. Bu aidiyetsizliğin yalnızca O’na karşı olmadığını söyleyerek O’nu üzmek istemedim. Üstelik aidiyet, para gibi kıymetsiz bir mefhumla ölçülebilecek kadar basit değildi. Yusuf bunu ancak bu akşam anlayacaktı.
Kitapçıya girdiğimde Yusuf yaşlı bir adama aradığı kitabı bulmasının mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Yaşlı adam anlamamakta ısrar etmiş ancak bir süre sonra dönüp gitmişti. Dükkanın sahibi Nedim, bu şehri okur yazar çevresinin uyuşturucu ihtiyacını gidermek gibi mühim bir görevi yürütüyordu. Yusuf her ne kadar bunu fark etmez bir şekilde yaşasa da burası bir kitapçıdan çok kitap satan bir uyuşturucu bürosuydu.
“Hoşgeldin” dedi. Birkaç saçma sapan kelimeden sonra Nahit’e olan aşkını anlatmaya başlamıştı. Hayatı anlamaya çalışır gibi dinliyordum O’nu. Anlattıkça daha da heyecanlandı ve sonunda birbirimiz arasındaki dostluğu betimleyerek sordu: “Nahit’i seviyor musun?”. Gülümsedim. Bağırmaya başladı. “Nahit benim abi” dedi. Suratına baktım. İçinde bulunduğum bu duruma öylesine yabancılaşmıştım ki kendimi bir libretto metninin içinde hissederek gülümsedim. Nahit bugün öğlen saatlerinde öpüştüğüm kadının adıydı. Ancak Yusuf’a tüm bu olan biteni açıklamamın imkanı yoktu.
Yusuf, kısacık tanışıklığımıza rağmen bütün varoluşunu benimle olan dostluğuna yüklemişti. Bu, O’nun için olduğu kadar benim için de ağırdı. Kendini bana göre hizalıyor ve aramızdaki dostluğun boş kısımlarını da kendi eksikleriyle doldurarak ortaya tastamam bir teklik çıkarıyordu. Bir ömrüm muhasebesinin böylesine kısa sürede yeni baştan değişebiliyor olması kuşkusuz hayatın anlamsızlığının göstergesiydi.
Göremediğim bir raftan bir silah çekip aldı. Silahı kafama doğrulttuğunda gözlerindeki telaşı size anlatamam. O an, o kurşunu sıkmamak için sahip olduğu her şeyi verebilirdi. Neyse ki O’na göre sahip olduğu tek şey dostluğumuzdu ve sahip olmak istediği bir başka şeyle arasındaki tek engel ise bendim. Hem bu dostluğu sonsuz kılacak, hem de beni ortadan kaldıracak tek bir çözüm vardı. Yusuf, o çözümde karar kılmıştı. “Abi Nahit benim abi” diye çığlıklar atarken parmağının titrediğini fark ettim. Silah ateş almadan bir an önce sol bileğimi kokladım. Artık babama anlatacak gerçek bir hikayem olduğu için mutluydum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder