28 Nisan 2013 Pazar

Joplin, Knopfler, Orhan Veli ve Pazar Günü

Janis Joplin. Texas, bizim ülkemizde genelde birbirini çatır çutur vuran insanların yaşadığı yer olarak düşünülse de garip insanları da hayatımıza sokmuş. Janis Joplin bunlardan biri. Kendisi müzisyen. Ben "kosmic blues" parçasıyla tanıştım kendisiyle. Benim kadar zevksiz ve yeniliğe kapalı biri için bile inanılmaz çekiciydi. Hatta diyazem almaktan pek farkı olmadığını söyleyebilirim. Bir süreliğine tansiyonunuzu sıcak suya yatırmanızı sağlıyor. 1941 doğumlu Janis. 62 senesinde de blues ve rock şarkıları söylemeye başlamış. Bir gruba dahil olup yarışmaca derece alınca da hayatındaki katalizörler çok daha hızlı çalışmaya başlamış.
67'de ilk albüm. "Big Brother and The Holding Company". 68'de de "Cheap Thrills" gelmiş zaten. İşte bu "summertime" falan hep oralardan. Los galacticos tadındaki bu albümden sonra almış yürümüş zaten. Sonra da "Kosmic Blues Band" zamanları. Efsanevi parçalar bırakmış geriye. Tabii tüm bunlar olurken bir taraftan da uyuşturucu ve alkol sorunu ortaya çıkmış. 4 Ekim 70'te de kendisi altın vuruşla hayata gözlerini kapamış.
Bazı kesimlere göre tarihin en iyi kadın sesi. Hatta bazılarına göre "uyuşturucunun insan sesini güzelleştirdiğinin ıspatı". Kendisinin 1969 konser kaydı da youtube'da bulunmaktaymış. Bir Pazar öğleni için çok rahatlatıcı olabilir.

Bu arada dün gece Ülker Sports Arena'da bir konser vardı. İskoçyalı müzisyen Mark Knopfler. Kendisi 1949 doğumlu. Müziğe mızıka ile başlamış ve 16 yaşında bir televizyon kanalında mızıka çalmış. Jimi Hendrix ve Chet Atkins gibi müzisyenleri idol alan Mark amca gazetecilik okulunda okuyup üzerine de İngiliz Dili eğitimi almış. Biraz "aklı havada" yani kendisinin. Tam o sıralarda kendisi Steve Phillips isimli blues gitaristiyle tanışıyor. Hayatının kırılma noktası da bu zaten. Londra'ya taşınan Knopfler, "the Cafe Racer"'da çalmış. Bu grup da zaten Dice Straits isimli grubun temelini oluşturmuş. 1987'de en iyi albüm sayılan "the Notting Hillbilles" isimli albümü çıkarıp turneye çıkan abilerin sol albüm çalışması da 1991'de "On Every Street" olmuş.
Mark amca arada film müziği falan da çalışmış tabi. Ama yine de insnalar onu Dice Straits'in dahi gitaristi olarak tanıyor. Ben şahsen sucker row'a bayıldım. Umarım sizin de hoşunuza gider. Bu arada kendisi gençken idolü olan Chet Atkins ile çokça düet yapabilme şansı bulmuş. Sanırım hayalleri bir kenara koymamakta fayda var. Tahminimce Chet Atkins ile yaptığı her düet kendisi için hayalleri gerçekleştirmenin ete kemiğe bürünmesi. Bakın bu da kendisinin gençliğinden, Dire Straits günlerinden bir konser kaydı. En bilinen şarkılarından biri hem de. Bence sizi de eğlendirebilir.



Son olarak da çok alakasız bir anektod vermek isterim. Orhan Veli'nin düz yazılarını okuyorum şu sıralar. 1946'da CHP'nin yaptığı şiir yarışması sonuçlarından bahsediyor. Birinci Cahit Sıtkı Tarancı, ikinci Attila İlhan ve üçüncü Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuş. Orhan Veli mutlu. O dönem tanınan iki ünlü şairin (ki ünlü şairler içinde o dönem bu yarışmaya katılan yalnızca 2 kişi var.) dereceye girmesini çok başarılı bulmuş. Ancak yarışmanın ikincisi yeni bir isim. Kendisi için edebiyat çevrelerinde yapılan 3 yorum var;
- Birinci olması gerekirdi,
- İkinci olacak kadar iyi bir şair değil
- Attila İlhan uydurulmuş bir isim. Öyle biri aslında yok. Allah bilir hangi ünlü şair bu isimle katıldı yarışmaya. Orhan Veli de Attila'nın yazdığı şiiri fena bulmamış.
Hayat garip değil mi? İnsanları öldükleri yaşlarında hatırladığımız için hep, birbirleri arasındaki zaman algısını da kafamızda yaratamıyoruz. Hiç yaşlanmadı ya Orhan Veli, sanki yaşlanmış olan herkesten her daim gençmiş gibi geliyor. O çirkin burnunla çok yaşa Orhan Veli!

İyi Pazarlar!

27 Nisan 2013 Cumartesi

Sıradanization

Kendisinden önce, zamanın özüne saygı duymaktan vazgeçti insan. Hem de ne zaman oldu bu lanet olay biliyor musunuz? Kuyruklu yıldızı görüp de dilek tutan ilk lavuk, arkadaşına bunu anlattığında. Arkadaşı da başkasına derken büyüdü tabii muhabbet. Oysa ki o yıldız kaydığında ohooo kim bilir kaç kuşak akraban henüz doğmamıştı. Ama o ilk kişi ne yaptı? Gitti kendisine yonttu bunu. Hiç acımadı. Sonra olanlar oldu zaten.
Doğayı da kendinden hesapladı mesela. Neyin ne olması gerektiğine karar verici tek merci olarak kendisini gördü. Hangi türün hayatta kalıp, hangisinin yok olacağını belirledi. İnsan böbreği daha rahat etsin diye karaciğerini aldırır mı? Aldırmaz. Çünkü bu insanı öldürür, hem de hemen. Doğaya karşı bunu yaptı, yapıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü bunu yaptığında hemen ölmüyor. Kendi türü rahat etsin diye diğer türleri yok ediyor. Ancak unuttuğu bir şey var. Biz aslında aynı zincirin halkalarıyız. Acısı çıkar yani bunların.
He diyeceksiniz ki bu kafanın acısı çıkmadı mı? Hem de nasıl çıktı. Doğa konusunda kendinde bulduğu hakkı başka insanlar konusunda da buldu insan. 1 ve 2. Dünya Savaşları'nda toplam 70 milyona yakın insan öldü. Peki bu savaşın kararını veren insanların sayısının, ölen insanların sayısına oranı nedir? Onu da siz tahmin edin. Düşünsenize, insanlar öldü. Kafaları koptu, mermiler ağızlarından içeri girdi, kolları koptu, göğüsleri süngü darbesiyle açıldı, küçücük bebeklerin gözleri yandı. Rahatsız oldunuz değil mi? Peki hergün leblebi yemekten bahseder gibi savaş gerekliliklerinden falan bahsederken de rahatsız oluyor musunuz? İşte o savaşlarda bunlar oluyor.
Yapmayın. Kendinizi hayatın merkezine koymayın, çünkü orada değilsiniz. Hiç birimiz değiliz, hiç kimse değil. Kimse kendini orada görmezse ne kadar güzel olur her şey, düşünsenize. Ama işte hepimiz kendimizi oralarda düşününce, olmuyor. Olmadı, olmayacak. Hİçbirimiz süper kahraman değiliz ama bize öyleymişiz gibi davranılsın istiyoruz. Oysa süper kahramanlar bile yeri geldiğinde bizim gibi takılıyor. Baksanıza şirinliklerine.
Boşverin ya, siyaset konuşmayın mesela biraz, roman konuşun. Savaş filmlerini bir sepete atıp, barışın ve özgürlüğün filmlerini seyredin. Nefret etmeyin, aşık olun. Sıradan hissedin. Sadece bu kadar ya. Sıradanlığı kabullenin. Tür, aile, cins, birey vs olarak. Ait ve sahip olduğunuz ne varsa, işte onun dünyanın sadece küçücük ve muhtemelen iplemediği bir parçası olduğu gerçeğini kabullenin. Belki o zaman işler gerçekten yoluna girer. En azından eminim ki, denemeye değer.

Olmayandan Sergi



Birkaç gün önce Balıkesir'deydim. Gerekli ziyaretleri yapmak üzere Burhaniye'den Gömeç'e geçerken, bugün orada pazar kurulduğunu fark ettik. Dedik ki bakalım, gezelim, 1-2 birşey alalım. Neyse indik arabadan, karşımızda gazete bayii. Ön tarafa dergileri dizmişler. Bir tanesi gözüme kafa attı : DEVE. "Hatır gönül dergisi mottosuyla   yayınlanıyor. Fiyatı da 5 lira. OT dergisinin refikası olduğundan mütevellit bir süredir aramakta ancak bulamamaktaydım. Anlamsız bir anda çıktı karşıma. Ben de aldım.
İçinde onlarca insanın katkısı var. Yazısı demiyorum çünkü bazıları söyleşiyle, bazıları çizimlerle destek olmuş. Ben de sayfalarda dolaşırken Ahmet Güneştekin ile Yaşar Kemal'in resim çizerken bir fotoğrafına denk geldim. Baya bildiğiniz 2 sayfalık bir metin de var ve başlığı, özgürlük. Ben de normal bir özgürlük yazısı olarak düşündüm ve resim olayının tamamen tiyatral olarak kurgulandığını tahmin ettim ancak düşüncem tamamen yanlışmış.
Yaşar Kemal, Ahmet Güneştekin'in Şişhane'deki atölyesinde Ahmet Güneştekin'le birlikte özgürlüğün resmini çizmeye koyulmuş. Fotoğraflara bakınca da ikisinin de ciddi ciddi bu resim için uğraşmış oldukları belli oluyor. Denizde giden bir tekne çizmişler. Tekne ve deniz imgeleri Yaşar Kemal'in okuyucuları için çok yabancı değil. Çıplak Deniz Çıplak Ada, Karıncanın Su İçtiği, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana gibi kitapları hatırlayanlar zaten mevzuyu anladılar. Neyse.
Bunu Rahmi Koç yapsaydı eğer üzerine muhtemelen 3 dakika bile düşünmezdim ancak bunu yapan kişinin Yaşar Kemal olması olayı anlamlı kılıyor. Metni yazan kişi Yaşar Kemal'in bunu çizmesiyle alakalı olarak özetle şöyle bir tanı koymuş; O'na bunu çizdiren şey Çukurova'da büyümesi. Suya, denize çektiği özlem. Yani aslında yaşamının önemli bir bölümünde olmayan bir imgeyi özgürlük gibi muhteşem bir kavramı tanımlamada kullanıyor.
Sonra biraz düşündüm. Neden en güzel özgürlük türküleri tutsak halklardan çıkar? En güzel barış yazıları nasıl savaşan uluslar tarafından yazılır? Sizin de aklınıza geldiği üzere babanız böyle kek yapmayı nereden öğrendi?
Bunları düşündüm işte yazıyı okurken.
Sonuç olarak güzel şeyler. Bu dergiden de bir adet edinin derim.

26 Nisan 2013 Cuma

Saçmalama Hakkı

Dünyadaki en kutsal haklardan biri saçmalama hakkıdır. Delilik gibi saçmalamak kavramı da toplumun normlarına göre konumlanır. Normların dışındaki konularda konuşmak ya da normlara uygun konuda alışılmışın dışında bir şekil ve içerikte konuşmak, saçmalamak olarak görülebilir.
İnsan yığınları her zaman merkeze doğru kayma eğilimindedir. Çan eğrisi gibi düşünün. Ya da işte Gauss'u bir sosyolog olarak düşünüp topluma uyarlayın. Bir kere marjinal kitleler baştan kaybederler. Çünkü onlar güvenli sınırların dışına çıkmışlardır ve çok nadiren ciddiye alınırlar. Ciddiye alınmak için de çeşitli eylemlere
başvururlar. Yarattığı etkiler ölçüsünde de bilinirliklerini arttırıp ifade alanı oluşturmaya çalışırlar. Ancak kitlelerin ekseni asla marjinal sınırlara taşınmaz. Kitlelerin ekseni ancak standart sapma kadar yer değiştirir çünkü radikal değişimler ancak rasyonel bakış ve yeniye uyum mantığıyla gerçekleşir. Kitle algısının tam tersi yani. Ayrıca unutmayalım ki üst yapı değişse de alt yapısal olarak insan yığını eksenini bozmaz. (bkz. Osmanlı-Türkiye geçişinde toplum yapısı)
Neyse işte. Küçük - büyük ölçekteki insan yığınlarının genel karakteristiği genelde bu yönde                seyreder. Bunların dışında kalanları da yargılayıp izole etmeyi tercih ederler. Bu da dünyanın böylesine sıradanlaşıp, dandik bir yer olmasının başlıca nedenlerindendir.
Saçmalayın arkadaşlar. Lütfen saçmalayın ki griden başka renklerin de var olduğunu bilelim.

25 Nisan 2013 Perşembe

Tayyar Ahmet'in Sonsuz Sayılı Günleri

Sonlu sayısız günlerimizin içinden birer birer çöp çekiyoruz. Kısa çöpü çektiğimizde, elimizde bulunan son şey o olacak muhtemelen. Hepimizin ölümlü olduğu gerçeğiyle her ne kadar henüz tam olarak barışamasak da ne yazık ki durum bu.
Bahsettiğim şey Keynes kafasında "uzun vadede hepimiz ölüyüz" gibi değil. Ben daha ziyade mümkün olduğunca düzgün yaşamamız gerektiği inancındayım. Çünkü sıçtığımız noktada, temizlemek için yeterli vaktimiz olmayabilir. Biz gideriz tamam ama kokusu millete kalabilir.
Bartu da bunun farkında sanırım. Tayyar Ahmet'le ilgili yok bunun. Kişi olarak farkında bence. Güzel şeyler yapıyor. Güzel zamanlar hazırlayıp, mutfakta servis ediyor.
Tayyar Ahmet bu kafalarda bir amcamıymış tam bilmiyorum ama ben bu şarkıyı seviyorum. Eğlenerek iş yapanlar nasıl da belli oluyor değil mi? O zaman şimdi hayata bir "Büyük Ev Ablukada" molası veriyoruz.


Geceniz güzel olsun. Sevgiler.

merhaba

Evi taşıdım. Artık bu blogda yazıyorum. Bundan sonra biraz daha aktif ve mümkün olduğunca düzenli bir blog yazarı olarak hayatımı sürdürmek istiyorum. Umuyorum ki ben bilgisayar kullanmayı da biraz daha iyi öğrenirim ve size ileride daha güzel bir blog sayfası sunarım.
Kendinize iyi davranın.
Vasfiye abla taklidi yapmayın.
Görüşürüz.