19 Ağustos 2014 Salı

Kostik Mustafa'ya Saygıyla



Gideceğimi ilk söylediğimde ben de ilk kez duymuş oldum. O ana kadar benim de gitmek istediğim konusunda pek fikrim yoktu. Ancak o an, sanki çok önceden planlamışım gibi söyledim bunu. “Ben gidiyorum.” Annemin o anki bakışını hiç unutmuyorum. Bir daha asla konuşamayacakmış gibiydi gözleri. Anlatması gereken ne varsa o anda anlatıyordu. Ben birazını anlayabildim. 11 senedir yaşadığım her zorlukta da gerisini parça parça kazıdım hafızama.

Gitmek istediğinizi söylediğinizde insanların karşı çıkması için iki sebep vardır. Bunlardan ilki size yakın olmak istekleri, ikincisi ise aslında onların da gitmek istiyor oluşudur. İnsanlar yerlerinden değil, anlarından memnundurlar ve o mutlu oldukları kısacık anların dışında başka yerlerde daha mutlu olabilecekleri hayalini kurarlar. Annemde her ikisi de vardı sanırım. Ben de geleyim der gibi bakmıştı gözlerime. Vedalaşırken de öyle bir sarıldı ki, elimde olsa ellerimi alır anneme bırakırdım. Özledikçe tenime dokunsun diye.

İnsanın hayatı birkaç saat içinde değişebilir ancak kendisinin değişmesi için gereken süre çok daha uzun. 11 yıl bunun için yeterli bir zaman sanırım. Ancak bazı şeyler değişmiyor. Mesela uzun süreli ayrılıklardan sonra elimde çantamla eve dönerken daha köşenin ötesinden el sallardım anneme. Yine yaptım. Sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Sanki Kostik Mustafa hemen yanımda vurulmamış gibi. Sanki ellerimin içinde, sol yanağı paramparça olmuş bir adamın kafası hiç bulunmamış gibi salladım ellerimi. Sigaramı saklamış mıyım diye kontrol ettim yine. Babamı düşündüm. Şimdi içeride bekliyordur. Akşam rakıya gideriz baba oğul diye. Kostik burada olsa o da gelirdi. Yol arkadaşım Mustafa.

Çok yalnızdım. Öyle ki, yalnızlığımı anlatacak kadar bile kimsem yoktu. Sonra tanıdım Mustafa’yı. Üniversitede Beşiktaş’a küfür eden arkadaşına sinirlenip elindeki kostik dolu tüpü herifin üzerine fırlatınca ismi kostiğe çıkmış. Kostik herife değmese de Mustafa’yı uzaklaştırmışlar. O da sikerim okulunuzu diyip gerçek işine dönmüş. Resim çizmeye yani. “Beni kelimelere bulaştırmayın” derdi. Sevmezdi sözcükleri çünkü sözcükler ona yetmezdi. Ama çok iyi resim çizerdi Mustafa. Duvarlar onundu. Duvarlar bizimdi. İlk onla öğrendim kuytu bir köşede kafayı çekip sonra oturduğun duvarı cennete boyamayı. Haftada bir karakola düşerdi ama bizden daha az dert ederdi. Zira içerisiyle dışarsının pek farkı yoktu gözünde. Tırnağıyla duvara çizgi attı diye yediği dayağa kadar hiç korkmadı karakoldan. Burnunu kırmışlar. Mosmor olmuş suratı. “Olmadı” abi dedi. “Bu sefer olmadı”. Anlamamıştım. O da anlayalım diye söylememişti zaten.

            Bir evin iki odasını paylaşırdık Mustafa’yla. Pederden kalan 3-5 bir şey olduğundan rahattı kostik. Kirayı, faturayı dert etmezdi. Daha doğrusu beni siktir etmeye kıyamazdı. Ben de ona duvarlar bulurdum. Nahit gelirdi bazı bazı. Yemyeşil gözleri vardı. İnce bir baktı mı insana, sesiniz kesilecek zannederdiniz. Birini beklerken sağ elini beline atardı. Öyle afilliydi ki duruşu, izlemeye doyamazdım. Akşam babama anlatırım Nahit’i de. Sorar çünkü, bilirim. Anamın derdi benledir. Kendimi anlattırır. Anası sorar da anlatmaz mı insan. Anlatır elbet. Anama anlatacak kadar güzel değil ancak anılarım. Geçmiş zaman için can sıkmaya değmez. Azıcık güzelleştiririm ben de. Mustafa’yı, Nahit’i en güzel haliyle anlatırım.

            Nesim Abi’den de bahsederim belki. Çalıştığım yerin sahibi Nesim. Yarım karış beyaz sakalına gömülü eliyle hikâyeler anlatırdı Nesim Abi. Hiç evlenmemişti. Yıllardır topladığını bir kitapçıya yatırmıştı. Lakin öyle kitapçı bir hali yoktu. Dükkanda bir ben bir de Begüm dururduk. Begüm mektepli olduğundan akşamları gelir, kapanana kadar kalırdı. Gök gürültüsü gibi bir hali vardı. Ne zaman sesini duysam, bir sonraki gelmesin diye dua ederdim. Bir türlü sevemedim Begüm’ü.

            Ne çok şey var anlatacak diye düşünürken eve vardım. Kapıyı çaldığımda sesini bilmediğim bir kadın “kim o” dedi. “Yusuf” dedim, “benim adım Yusuf”. Balkona çıkıp “ben sizi tanımıyorum” dedi. “Burası benim çocukluğumun geçtiği ev, burada büyüdüm ben” dedim. Açmadı kapıyı. İşte o anda sanki bütün çocukluğumun kapısı kapandı bana. Hiç çocukluğunuza dönemediğiniz oldu mu? 3 tekerlekli bisikletinizi hayal edemez oldunuz mu? Ben oldum. Beynimden vurulmuşa döndüm. Oysa beyninden böyle vurulmaz insan. Mustafa gibi vurulur. Sağ yanağından yukarı doğru giden bir kurşunla vurulur örneğin. Ağzından, kulaklarından kan gelir insanın. Kulaklarıma baktım, kan yoktu. Yürüdüm.

            Bir taksiye bindim. Annemlerin yeni yerine gitmek için 10 dakika yeterdi. Sigarayı çorabımdan çıkarıp yaktım. Sonra da paketi tekrar çorabıma koydum, babam görmesin ayıp olur diye. Taksici durdu, indim. Nasıl da kalabalık burası, nasıl da sessiz. Sağdan ikinci patikadan girip 3. sola dönünce çantamdan bebek rakımı çıkarıp getirdiğim bardağa koydum. Su ısınmıştı ancak yine de olurdu sanki. Suyunu koydum. 11 yılda 1 kere görmüştüm onları. Şimdi ise karşılarına dikilip ben geldim diyecektim. “Ben geldim!” Bağırdım. “Ben geldim!” “Anne ben geldim!””Baba kalksana baba ben geldim!”. İkisi de kalkmadı. Durdular öylece. Önce anlatmam gerekiyordu demek ki. Anlatamadım. Sustum. Öyle bir sustum ki, taş çatlayacaktı. Kim bilir ne kadara yaptırdılar o taşı. Ben buralarda yokken neler oldu kim bilir… Soramazdım. Soracak kimsem yoktu.

            İçerde de böyleydim. Önceleri gelip giden bir iki arkadaş olduysa da tam 7 sene kimse gelmedi. 7 sene. Nasıllar diye soramadım. 8 senenin 7’sinde tek bir kişi bile gelmedi. Tırnağımla duvara çizgiler çizmeye çalıştım. Olmadı. Mustafa da denemişti aynısını. Belki o gün öylesine dövmeseler haline böylesine üzülüp daha da sevmezdim Mustafa’yı. O’na bakmak için Nahit gelmezdi bize. Ben Nahit’e aşık olmazdım. Mustafa Nahit’i bu kadar çok sevmezdi. “O’nu ben seviyorum” dediğimde bu kadar kadim susmasaydı Nesim Abi’nin dükkana sakladığı silahı hatırlamazdım. Ağlaya ağlaya sıkmazdım Mustafa’nın suratına. Çünkü insanlar en iyi arkadaşlarının kafasına sıkmazlar.

            Evden gittiğim gün babam beni reddetti. Annem ise 6 senedir kimseyi tanıyacak durumda değilmiş. Yine de önce babam ölmüş. Annem, babamın cenazesinde en önde el çırpmış. Ayıplamamış, acımışlar. Ben olsam acıyamazlardı. Benim anneme kimse acıyamaz çünkü. Dünyanın en güzel kadınına kimse acıyamaz.

            Beni hiç affetmedi babam. Cumhurbaşkanı affetti, o affetmedi. Akciğerlerimin artık kansere yenildiğini bilseydi, o da affederdi belki. Bilemedi. “Oğlum” derdi, “olan oldu”. Demezdi sanıyorsunuz ama derdi. Çünkü benim babam oğlunu hep çok sevdi. Ben o evden siktirip giderken ben biliyordum ki babam arka odanın penceresinden benim geçişimi izleyecek. Babam beni hep çok sevdi. Bir yudum alıp toprağının üzerine koydum kadehimi. Annemin bakışları geldi yine aklıma. “Ben gidiyorum” dediğim andaki bakışı. Tam 8 sene her gece rüyasını gördüğüm bakışları.

            İşte şimdi tasatamamdı. Anlamıştım. “Bir gün” diyordu. “Bir gün gök gözlüm yine buluşacağız”. Sonu olmayan bir yaşamda hep yanyana olacağız. Mezarına eğilip fısıldadım: “Geliyorum anne. Yalnız babama söyleme, ona süpriz yapacağım.” Bilirim ki babam süprizleri sever. Çorabımdan çıkarıp bir sigara daha içtim. Ne de olsa doktor, “artık içebildiğin kadar iç” demişti.

            Bu yatakta uyandım sonra. Etrafta kalabalık bir telaş. Görüyorum, bağıramıyorum. “Kostik beni almaya geliyor doktor, yol aç!”


            

8 Ağustos 2014 Cuma

fantom necmi ve süheyla teyze



ben öyle felsefe sosyoloji bilmem. kendimce insanlara bakıp öyküler yazarım. yazarım dediysem, bitiririm demedim. yarım kalır yazdıklarım. derin aşklarım, büyük ayrılıklarım olmadığından olsa gerek pek aşk meşk de yazmam. yazamam yani. zaten cemal süreya’nın üzerine yazdığı bir şeyi tekrar konu edinmeyi hadsizlik gibi görürüm kendimce.


yaptığım işler, söylediğim sözler, gördüğüm düşler arasında “iyi” çok azdır. neyse ki vasatlık enflasyonu olan ülkemizde aradaki kötüler de para edebiliyor. yaşamak için gerekli parayı da bu şekilde kazanıyorum. “iyi” yaptığın ne var diye sorarsanız (sormayacağınızı bildiğimden böyle yazdım) insanları izlemek derim. insanların günlük yaşamlarını, konuşmalarını, bakışlarını gözlemledikçe ufku açılıyor insanın. twitter’da hesabı olmayan, fenomen denince aklına bir bok gelmeyen, “like ettim abi ben seni” deseniz “siktir git lan kimi yalıyon sen?” diyecek insanlar bunların bir çoğu. yani sosyalleştiğimizi sandığımız ancak mevcut ülke koşullarında kitlesel olarak yalnızlaşıp sokaktan yalındığımız o meşhur medyamızdan pek de hoşnut değiller. henüz derinlik sandıkları o sığlığa bulaşmayan afili tipler yani. inceden bir hoşnutsuzluk gezse de alın çizgilerin de, yanındakine çay ısmarlamamayı ayıp sayan insanlar bunlar. örneğin siverekli fantomnecmi. kadıköy bahariye’ye çıkarken dükkanı var. 1 liracı gibi bir şey. bir sözü hala kulağımdadır: “anaya babaya küsülür, beşiktaş’a küsülmez. itlik yapmayın.” kral adam. ya da yan komşu süheyla teyze. sen 2 3 kişi paylaşsın diye edebiyatın ruhuna salavat getirirken mahallenin en ince haberlerini mahalleliye ulaştıran hani.


işte bizim necmi abi ve süheyla teyze’ye sorsan sana öyle şeyler anlatır ki dumur olur kalırsın. çünkü biz aslında büyük büyük kavramlarla, sözlerle takılırken o adam, o kadın 2 tane ince mevzuyla hayatı anlatıyor. ben sıkıldım abicim. ben artık kavram duymak istemiyorum. anlatmak da istemiyorum. işte o yüzden bir süreliğine burada fantom necmiyle süheyla teyzenin anılarını yazacağım. esen kalın.