Gideceğimi ilk söylediğimde ben de ilk kez duymuş oldum. O ana
kadar benim de gitmek istediğim konusunda pek fikrim yoktu. Ancak o an, sanki
çok önceden planlamışım gibi söyledim bunu. “Ben gidiyorum.” Annemin o anki
bakışını hiç unutmuyorum. Bir daha asla konuşamayacakmış gibiydi gözleri.
Anlatması gereken ne varsa o anda anlatıyordu. Ben birazını anlayabildim. 11
senedir yaşadığım her zorlukta da gerisini parça parça kazıdım hafızama.
Gitmek istediğinizi söylediğinizde insanların karşı çıkması için
iki sebep vardır. Bunlardan ilki size yakın olmak istekleri, ikincisi ise
aslında onların da gitmek istiyor oluşudur. İnsanlar yerlerinden değil,
anlarından memnundurlar ve o mutlu oldukları kısacık anların dışında başka
yerlerde daha mutlu olabilecekleri hayalini kurarlar. Annemde her ikisi de
vardı sanırım. Ben de geleyim der gibi bakmıştı gözlerime. Vedalaşırken de öyle
bir sarıldı ki, elimde olsa ellerimi alır anneme bırakırdım. Özledikçe tenime
dokunsun diye.
İnsanın hayatı birkaç saat içinde değişebilir ancak kendisinin
değişmesi için gereken süre çok daha uzun. 11 yıl bunun için yeterli bir zaman
sanırım. Ancak bazı şeyler değişmiyor. Mesela uzun süreli ayrılıklardan sonra
elimde çantamla eve dönerken daha köşenin ötesinden el sallardım anneme. Yine yaptım.
Sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Sanki Kostik Mustafa hemen yanımda vurulmamış
gibi. Sanki ellerimin içinde, sol yanağı paramparça olmuş bir adamın kafası hiç
bulunmamış gibi salladım ellerimi. Sigaramı saklamış mıyım diye kontrol ettim
yine. Babamı düşündüm. Şimdi içeride bekliyordur. Akşam rakıya gideriz baba
oğul diye. Kostik burada olsa o da gelirdi. Yol arkadaşım Mustafa.
Çok yalnızdım. Öyle ki, yalnızlığımı anlatacak kadar bile kimsem
yoktu. Sonra tanıdım Mustafa’yı. Üniversitede Beşiktaş’a küfür eden arkadaşına
sinirlenip elindeki kostik dolu tüpü herifin üzerine fırlatınca ismi kostiğe
çıkmış. Kostik herife değmese de Mustafa’yı uzaklaştırmışlar. O da sikerim
okulunuzu diyip gerçek işine dönmüş. Resim çizmeye yani. “Beni kelimelere
bulaştırmayın” derdi. Sevmezdi sözcükleri çünkü sözcükler ona yetmezdi. Ama çok
iyi resim çizerdi Mustafa. Duvarlar onundu. Duvarlar bizimdi. İlk onla öğrendim
kuytu bir köşede kafayı çekip sonra oturduğun duvarı cennete boyamayı. Haftada
bir karakola düşerdi ama bizden daha az dert ederdi. Zira içerisiyle dışarsının
pek farkı yoktu gözünde. Tırnağıyla duvara çizgi attı diye yediği dayağa kadar
hiç korkmadı karakoldan. Burnunu kırmışlar. Mosmor olmuş suratı. “Olmadı” abi
dedi. “Bu sefer olmadı”. Anlamamıştım. O da anlayalım diye söylememişti zaten.
Bir evin iki
odasını paylaşırdık Mustafa’yla. Pederden kalan 3-5 bir şey olduğundan rahattı
kostik. Kirayı, faturayı dert etmezdi. Daha doğrusu beni siktir etmeye
kıyamazdı. Ben de ona duvarlar bulurdum. Nahit gelirdi bazı bazı. Yemyeşil
gözleri vardı. İnce bir baktı mı insana, sesiniz kesilecek zannederdiniz.
Birini beklerken sağ elini beline atardı. Öyle afilliydi ki duruşu, izlemeye
doyamazdım. Akşam babama anlatırım Nahit’i de. Sorar çünkü, bilirim. Anamın
derdi benledir. Kendimi anlattırır. Anası sorar da anlatmaz mı insan. Anlatır
elbet. Anama anlatacak kadar güzel değil ancak anılarım. Geçmiş zaman için can
sıkmaya değmez. Azıcık güzelleştiririm ben de. Mustafa’yı, Nahit’i en güzel
haliyle anlatırım.
Nesim Abi’den
de bahsederim belki. Çalıştığım yerin sahibi Nesim. Yarım karış beyaz sakalına
gömülü eliyle hikâyeler anlatırdı Nesim Abi. Hiç evlenmemişti. Yıllardır topladığını
bir kitapçıya yatırmıştı. Lakin öyle kitapçı bir hali yoktu. Dükkanda bir ben
bir de Begüm dururduk. Begüm mektepli olduğundan akşamları gelir, kapanana
kadar kalırdı. Gök gürültüsü gibi bir hali vardı. Ne zaman sesini duysam, bir
sonraki gelmesin diye dua ederdim. Bir türlü sevemedim Begüm’ü.
Ne çok şey var
anlatacak diye düşünürken eve vardım. Kapıyı çaldığımda sesini bilmediğim bir
kadın “kim o” dedi. “Yusuf” dedim, “benim adım Yusuf”. Balkona çıkıp “ben sizi tanımıyorum” dedi. “Burası benim çocukluğumun geçtiği ev, burada büyüdüm ben”
dedim. Açmadı kapıyı. İşte o anda sanki bütün çocukluğumun kapısı kapandı bana.
Hiç çocukluğunuza dönemediğiniz oldu mu? 3 tekerlekli bisikletinizi hayal
edemez oldunuz mu? Ben oldum. Beynimden vurulmuşa döndüm. Oysa beyninden böyle
vurulmaz insan. Mustafa gibi vurulur. Sağ yanağından yukarı doğru giden bir
kurşunla vurulur örneğin. Ağzından, kulaklarından kan gelir insanın.
Kulaklarıma baktım, kan yoktu. Yürüdüm.
Bir taksiye
bindim. Annemlerin yeni yerine gitmek için 10 dakika yeterdi. Sigarayı
çorabımdan çıkarıp yaktım. Sonra da paketi tekrar çorabıma koydum, babam
görmesin ayıp olur diye. Taksici durdu, indim. Nasıl da kalabalık burası, nasıl
da sessiz. Sağdan ikinci patikadan girip 3. sola dönünce çantamdan bebek rakımı
çıkarıp getirdiğim bardağa koydum. Su ısınmıştı ancak yine de olurdu sanki.
Suyunu koydum. 11 yılda 1 kere görmüştüm onları. Şimdi ise karşılarına dikilip
ben geldim diyecektim. “Ben geldim!” Bağırdım. “Ben geldim!” “Anne ben
geldim!””Baba kalksana baba ben geldim!”. İkisi de kalkmadı. Durdular öylece.
Önce anlatmam gerekiyordu demek ki. Anlatamadım. Sustum. Öyle bir sustum ki,
taş çatlayacaktı. Kim bilir ne kadara yaptırdılar o taşı. Ben buralarda yokken
neler oldu kim bilir… Soramazdım. Soracak kimsem yoktu.
İçerde de
böyleydim. Önceleri gelip giden bir iki arkadaş olduysa da tam 7 sene kimse
gelmedi. 7 sene. Nasıllar diye soramadım. 8 senenin 7’sinde tek bir kişi bile
gelmedi. Tırnağımla duvara çizgiler çizmeye çalıştım. Olmadı. Mustafa da
denemişti aynısını. Belki o gün öylesine dövmeseler haline böylesine üzülüp
daha da sevmezdim Mustafa’yı. O’na bakmak için Nahit gelmezdi bize. Ben Nahit’e
aşık olmazdım. Mustafa Nahit’i bu kadar çok sevmezdi. “O’nu ben seviyorum”
dediğimde bu kadar kadim susmasaydı Nesim Abi’nin dükkana sakladığı silahı
hatırlamazdım. Ağlaya ağlaya sıkmazdım Mustafa’nın suratına. Çünkü insanlar en
iyi arkadaşlarının kafasına sıkmazlar.
Evden gittiğim
gün babam beni reddetti. Annem ise 6 senedir kimseyi tanıyacak durumda
değilmiş. Yine de önce babam ölmüş. Annem, babamın cenazesinde en önde el
çırpmış. Ayıplamamış, acımışlar. Ben olsam acıyamazlardı. Benim anneme kimse
acıyamaz çünkü. Dünyanın en güzel kadınına kimse acıyamaz.
Beni hiç
affetmedi babam. Cumhurbaşkanı affetti, o affetmedi. Akciğerlerimin artık
kansere yenildiğini bilseydi, o da affederdi belki. Bilemedi. “Oğlum” derdi,
“olan oldu”. Demezdi sanıyorsunuz ama derdi. Çünkü benim babam oğlunu hep çok
sevdi. Ben o evden siktirip giderken ben biliyordum ki babam arka odanın
penceresinden benim geçişimi izleyecek. Babam beni hep çok sevdi. Bir yudum
alıp toprağının üzerine koydum kadehimi. Annemin bakışları geldi yine aklıma.
“Ben gidiyorum” dediğim andaki bakışı. Tam 8 sene her gece rüyasını gördüğüm
bakışları.
İşte şimdi
tasatamamdı. Anlamıştım. “Bir gün” diyordu. “Bir gün gök gözlüm yine
buluşacağız”. Sonu olmayan bir yaşamda hep yanyana olacağız. Mezarına eğilip
fısıldadım: “Geliyorum anne. Yalnız babama söyleme, ona süpriz yapacağım.” Bilirim
ki babam süprizleri sever. Çorabımdan çıkarıp bir sigara daha içtim. Ne de olsa
doktor, “artık içebildiğin kadar iç” demişti.
Bu yatakta
uyandım sonra. Etrafta kalabalık bir telaş. Görüyorum, bağıramıyorum. “Kostik
beni almaya geliyor doktor, yol aç!”
